Cahil insan zararsızdır demek belki de fazla iyimser bir yaklaşım gibi görünebilir ama burada sözünü ettiğimiz cehalet, insanın bir konuda bilgisinin olmamasıdır. Bilmediğini bilen insanın öğrenmek için önünde bir kapı vardır. Merak eder, soru sorar, araştırır, yanlış bildiğini fark ettiğinde düşüncesini değiştirebilir. İnsan olmanın, kendini geliştirmenin ve hayata daha geniş bir pencereden bakabilmenin yolu da buradan geçer. Asıl tehlike, bilmediği hâlde her şeyi bildiğini sanan, kendi düşüncelerini sorgulanamaz doğrulara dönüştüren ve kendisine anlatılan hiçbir şeyi dinlemeye ihtiyaç duymayan insanın cehaletidir. Böyle bir insan için bilgi, öğrenilecek bir şey olmaktan çıkar; kendi düşüncelerini doğrulamak için kullanacağı bir araca dönüşür.
Kör cehaletin en belirgin özelliği, insanın kendi eksikliğini görememesidir. Çünkü kendisini her konuda yeterli gören birinin öğrenmek için sebebi yoktur. Önüne ne koyarsanız koyun, önce kendi bildikleriyle karşılaştırır; düşüncesine uymuyorsa reddeder, hoşuna gidiyorsa sorgulamadan kabul eder. Doğrunun ne olduğu değil, kendi inandığı şeyin korunup korunmadığı önemlidir. Bu yüzden kör cehalet yalnızca kitap okumamakla, eğitim almamakla veya yeterince bilgi sahibi olmamakla açıklanamaz. İnsan üniversite bitirebilir, unvanlar alabilir, belirli bir alanda uzmanlaşabilir ama yine de kendi düşüncelerinin esiri olabilir. Bilgi sahibi olmakla düşünmeyi bilmek aynı şey değildir.
Türkiye'de yaşanan pek çok toplumsal tartışmaya baktığımızda bu anlayışın izlerini görmek mümkün. İnsanlar çoğu zaman bir fikri doğruluğuna göre değil, kim tarafından söylendiğine göre değerlendiriyor. Kendi siyasi çevresinden gelen yanlışlara mazeret üretirken karşısındaki insanın doğru sözünü bile duymak istemiyor. Bir düşüncenin yanlış olabileceğini kabul etmek, bazıları için yalnızca fikir değiştirmek değil, ait olduğu çevreye ihanet etmek anlamına geliyor. Böylece insanlar kendi akıllarıyla düşünmek yerine içinde bulundukları grubun kabullerine sığınıyor. Siyasette, eğitimde, dinî tartışmalarda ve gündelik hayatta karşılaştığımız bu tutum, insanları birbirini anlamaktan uzaklaştırırken yanlışların da sürekli yeniden üretilmesine yol açıyor.
Daha kötüsü, kör cehalet yalnızca o insanın kendi hayatını etkilemekle kalmıyor. Kendi düşüncesini sorgulamayan insan, başkalarının hayatı hakkında hüküm vermekten de çekinmiyor. Bilmediği bir konuda kesin konuşuyor, araştırmadığı bir meselede insanları suçluyor, anlamadığı bir düşünceyi küçümsüyor. Üstelik bunu yaparken çoğu zaman kendisini bilgisiz değil, herkesten daha bilinçli görüyor. İşte bu yüzden kör cehalet, sıradan bir bilgisizlikten çok daha tehlikelidir. Bilgisizliğin giderilmesi için bilgi yeterli olabilir; fakat kendi cehaletini erdem sanan insana ulaşmak için önce onun düşünmeye ve dinlemeye razı olması gerekir.
Bir memleketin gelişmesi yalnızca yolların, binaların, fabrikaların veya üniversitelerin sayısıyla ölçülemez. İnsanların ne kadar soru sorabildiği, farklı fikirlere ne kadar tahammül gösterebildiği ve yanlışları karşısında ne kadar dürüst davranabildiği de en az bunlar kadar önemlidir. Herkesin kendi doğrularına kapanıp başkasını dinlemeyi reddettiği bir toplumda bilgi çoğalabilir ama anlayış gelişmez; eğitim yaygınlaşabilir ama düşünce özgürlüğü güçlenmeyebilir. Bu nedenle asıl mesele insanlara yalnızca bir şeyler öğretmek değil, onlara bilmediklerini kabul edebilmenin bir eksiklik olmadığını anlatabilmektir.
Çünkü insanın kendisini geliştirmesinin önündeki en büyük engel, bilmediği şeyler değil, bildiğinden emin olduğu yanlışlardır. Bir insanın fikrini değiştirebilmesi için önce kendi düşüncesini sorgulamaya cesaret etmesi gerekir. Bu cesaret yoksa en doğru söz bile kapalı bir kapının önünde kalır. Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri de budur: İnsanların birbirini dinlemeden hüküm verdiği, sorgulamadan taraf tuttuğu ve kendi çevresinin dışındaki her düşünceyi tehdit gibi gördüğü bir anlayışın giderek güç kazanması. Bu anlayışın hâkim olduğu yerde yanlışlar kendine taraftar bulur, doğrular ise kimin söylediğine göre değer kazanır. İnsanlar düşüncelerini değiştirmekten utanır, yanlışlarını kabul etmeyi yenilgi sayar ve zamanla kendi dar dünyalarının içinde yaşamaya alışır.
Oysa bir insanın büyüklüğü her sorunun cevabını bilmesinde değil, gerektiğinde kendi bildiğinden şüphe edebilmesindedir. Bir memleketin geleceği de insanlarının ne kadar çok konuştuğuyla değil, ne kadar düşünebildiğiyle şekillenir. Kör cehaletle mücadele, başkalarının eksiklerini saymakla değil, insanın önce kendi aklını sorgulamasıyla başlar. Bilmediğini kabul eden insan öğrenir, yanıldığını anlayan insan değişir; fakat kendi cehaletini hakikat sanan insan ne öğrenmeye ihtiyaç duyar ne de değişmeye razı olur. Üstelik kendi karanlığını aydınlık zannettiği için başkalarının ışığından da rahatsızlık duyar. İşte asıl tehlike burada başlar: Yanlışın kendisini doğru sanması, cehaletin kendisini bilgi diye sunması ve düşünmeyen insanın düşünene hükmetmeye kalkması… Bir toplumda bu anlayış çoğaldığında yalnızca fikirler körelmez, adaletin terazisi de şaşar, emeğin değeri de düşer, geleceğe duyulan umut da zayıflar. Çünkü bir memleketi en çok, bilmeyenlerin varlığı değil; bilmediğini bilmeyenlerin kendilerini herkese öğretmen, herkese hâkim ve herkese yol gösterici sanması geriye götürür. Cehalet insanın kendi karanlığında kalmasıdır; kör cehalet ise o karanlığı memleketin kaderi hâline getirmektir.