İçeriğe geç

AMAZONLARDAN BACIYAN-I RUM’A

İslâmiyet’in kabulünden önce Türklerde kadınlar toplumdan ayrı durmazlar ve ayrı düşünülmezlerdi. Eski Türklerde haremlik selamlık gibi bir uygulama yoktu. Kadının aile, toplum ve…

Tarkan SuçıkarGüncelleme: 20 Ekim 2026 22:556 dk okuma3 okunma
Tarkan Suçıkar
Fotoğraf: iç haber
Paylaş

İslâmiyet’in kabulünden önce Türklerde kadınlar toplumdan ayrı durmazlar ve ayrı düşünülmezlerdi. Eski Türklerde haremlik selamlık gibi bir uygulama yoktu. Kadının aile, toplum ve devlet yönetimindeki mevkii ve rolü son derece önemliydi.

Bilge Kağan: "Sizler anam hatun, büyük annelerim, ablalarım, hala ve teyzelerim, prenseslerim..." hitabıyla söze başlamaktadır. Dede Korkut ve Oğuznamelerde kadın alpların faaliyetlerinden genişçe söz edilmektedir.

Türk-Moğol kabilelerinde kadınlar; ekonomik, siyasal, dinsel ve askerî hayatta etkin rol oynamışlar, hatta savaşlarda orduları dahi yönetmişlerdir. Sabar (Sibir) Kağanı Balak Han ölünce yerine eşi Boarık Hatun geçmiştir.

İbn Batûta, "Türkler ve Tatarlar arasında kadınların büyük bir rolü vardır. Türk ve Tatar sultanları bir ferman çıkardıklarında, onun üzerine 'Hakan ve hatunların emriyle' ibaresini yazarlar." demektedir.

En eski Türk inancına göre "han ile hatun" gök ile yerin evlatlarıdır. İslâmiyet’in kabulünden sonra da Türkmen kadınlar bu millî ve aslî karakterlerini devam ettirmişlerdir.

İbn Batûta Anadolu, Kırım ve Çağatay ülkelerini dolaşırken hükümdarların hanımları tarafından da kabul edildiğini; bu arada Alaaddin Eretna’nın hanımı Toga Hatun’la, Orhan Bey’in eşi Nilüfer’le İznik’te görüştüğünü belirtmektedir. Ünlü seyyah, Bilan (Bilun-Nilüfer) Hatun’un eşinin askerlerine hükmettiğinden bahseder.

Bu anlamda Türk kadınının siyasi hayattaki yerine bakıldığında, Selçuklu ve Osmanlılarda kadınların siyasi hayata karışmaları hiç de şaşırtıcı gelmemektedir.

İbn Fadlan, Volga boylarında Türkler arasında gezerken kadınların erkeklerle birlikte her türlü sosyal aktiviteye katıldığını, dinî ve resmî şölenleri bizzat yönettiğini anlatır. Seyahatnamesinde "Kadınlar, erkekler gibi muharebe ederler, çeviktirler, at üzerine sıçrayarak binerler, kolları kuvvetlidir." diyerek kadınların savaş kabiliyetini tespit ve takdir eder.

Eski Yunan ve Roma tarihçileri, Anadolu’da yaşamış kadın savaşçılardan "Amazon" adıyla bahsederler ki bunlar Yunanları dehşete düşürmüştür. Yine İran-Turan mücadelelerini anlatan Firdevsî, Şehnâme’sinde kahraman kadın askerlerden söz eder. Semerkant’taki (Pencikent) kazılar ve duvar resimlerinde Amazonların dövüşleri ve iki ağzı keskin kılıç taşıyan kadın figürleri bulunmuştur. Amazonlar hakkında en net görüş, Orta Asya orijinli, Ural-Altay kökenli bir toplum olmalarıdır.

Savaşçı kadınlar ve erkeksiz kadınlar olarak efsanelere konu olan Amazonların, büyük ihtimalle Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Kimmer ve İskit kadın savaşçıları olduğu düşünülmektedir. Nitekim Herodot’un verdiği bilgilere göre İskitlerde göçebe kadınlar asker olarak yetiştirilir, sık sık ava çıkar ve savaşlarda erkekleriyle birlikte çarpışırlardı. Töre gereği, savaşta üç düşman erkek öldürmedikçe evlenemezlerdi. Böylece kadınlar da erkekler gibi aynı silahlı mücadelenin içerisinde bir şekilde yer alıyorlardı.

Amazon kelimesi "memesiz" veya "tek memeli" olarak tanımlanmaktadır. Bu da bir inanışa göre savaşçı kadınların at üzerinde rahat ok atabilmeleri için bir göğüslerini kesmeleri veya dağlayarak büyümesine engel olmak istemelerinden kaynaklanmaktadır.

Sakaların, bilinen en eski Türk boylarından birisi olduğu öne sürülmektedir. Bu boyun prenseslerinden olan Tomris adının günümüze kadar kullanılagelen bir Türk kadın adı olması dikkat çeker. Amazonlarla ilgili bilgiler arkeolojik kazılardan da anlaşılmaktadır.

Karadeniz sahillerinde ve Kafkaslardaki arkeolojik buluntularda birçok Amazon mezarı bulunmuştur. Roma tarihçileri, Sezar döneminde Amazonların Önasya’da yaptığı fetihleri anlatırken, Büyük İskender’in atıcılıkta ve binicilikte mükemmel olan Sakalı kadın savaşçılarla politik diyaloglarından söz ederler.

Kahramanlık saldırıp bir daha geri dönmemekse elbette bu kahramanlık belki de erkekten çok Türk kadınına yakışır.

Âşıkpaşazâde (886/1481), Târih-i Âl-i Osmân adlı eserinde Anadolu Selçukluları devrinde Türkmenler arasındaki sosyal zümreleri "Gaziyân-ı Rûm" (Anadolu Gazileri), "Ahiyân-ı Rûm" (Anadolu Ahileri), "Abdalân-ı Rûm" (Anadolu Abdalları) ve "Bâciyân-ı Rûm" (Anadolu Bacıları) diye dörde ayırmıştır. Bacıyan-ı Rûm "Anadolu Kadınları Teşkilatı" şeklinde değerlendirilebilir. Bu teşkilat dünya tarihinde kurulmuş ilk kadın teşkilatı olarak anılır.

Türk tarihinde ve destanlarında kadın savaşçı, alp, hükümdar ve yöneticilerin sayılamayacak kadar çok olduğunu bilmekteyiz. Bundan başka Anadolu sûfî grupları incelenirken de bazı kadın tekke şeyhlerine rastlanmaktadır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna rastlayan yıllarda birtakım hanım şeyhler, Kütahya Od Yakan Tekkesi’ni yönetmişlerdir. Bu devrin kadınları da genellikle aynı müşterek karakteri taşırlar. Erkekler gibi harp etme, ata binme, ok atma, ava çıkma ve savaşlarda bizzat faal rol oynamak gibi özellikleri bulunan bu kadınlara "Anadolu Bacıları" anlamına gelen "Bâcıyan-ı Rûm" deniyordu.

Ahilerle olan ilişkileri, onların şehirlerde yaşamış olabileceklerini akla getiriyorsa da; Ahilerin şehirlerde daha çok esnaf ve zanaatkârlar, köylerde de Türkmenler tarafından sempati ile karşılanmış olmaları, şehirlerde olduğu gibi kasaba ve köylere de zaviyelerinin bulunması, Anadolu Bacıları'nın şehirler dışında da teşkilatlanmış olabileceği ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca Bektaşî menkıbelerinde bahsedilen Fatma Ana (Kadıncık Ana) ve faaliyetleri ile eski kayıtlarda Kız Bacı, Ahi Ana, Sakari Hatun, Hacı Fatma, Sume Bacı isimli zaviye müessis veya şeyhlerine rastlanması bu teşkilatın Anadolu’da oldukça yaygın olduğunu ifade etmektedir.

Bacıyan-ı Rûm teşkilatı ise Ahi Evran’ın zevcesi Fatma Bacı tarafından kurulmuştur. Teşkilatın merkezi olarak Kayseri görülmektedir.

Âşıkpaşazâde verdiği az bilgi içerisinde Hacı Bektaş Veli’nin bacılara yakınlığından ve bunların ileri gelenlerinden olduğu anlaşılan Hatun Ana’ya bağlılığından da söz etmektedir. Bu arada Hacı Bektaş’ın gizli ilim ve kerametlerini Hatun Ana’ya gösterdiğini, nesi varsa ona emanet ettiğini bildirmektedir. Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra onun mezarını yaptırdığını da yazan müellif:

"...Abdal Musa dirlerdi bir derviş vardı, Hatun Ana’nın muhibbi idi. Ol zamanda şeyhlik ve müridlikten fariğlerdi. Hatun Ana ol azizin üzerine mezar itti geldi. Bu Abdal Musa bunun üzerinde bir nice gün sakin oldu. Orhan Gazi devri geldi, gazalar etti..."

ifadesiyle Hatun Ana ile Abdal Musa arasındaki ilgiye işaret etmektedir.

Hacı Bektaş Veli’nin Vilâyetnâme’sinde de "Fatma Bacı", "Fatma Ana", "Kadıncık Ana" adı geçmektedir:

"Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Rûm ülkesine yaklaşınca 'Es-selâmüaleyküm Rûm’daki erenler ve kardeşler' diye selam verdi. Bu sırada Rûm ülkesinde 57 bin Rûm ereni sohbette meclisteydi. Hünkâr’ın selam verdiği Fatma Bacı’ya malum oldu... Fatma Bacı ayağa kalkıp Hünkâr’ın bulunduğu tarafa döndü, elini göğsüne koydu, üç kez 'Aleykümü’s-selâm' dedi, yerine oturdu."

kaydı vardır.

Fatma Bacı, Âşıkpaşazâde’nin bahsettiği Hatun Ana olmalıdır ki Vilâyetnâme’de daha sonra Sulucakaraöyük’te Hacı Bektaş’ın Kadıncık Ana’nın evine yerleştiği ve her taraftan müritlerin gelip toplanmaya başladığı kaydedilir. Âşıkpaşazâde’de geçen Abdal Musa da Kadıncık Ana’nın mürididir.

Vilâyetnâme bize Kadıncık’ı "erenlerin anası" olarak takdim eder. Gerek Âşıkpaşazâde Tarihi gerek Vilâyetnâme gibi kaynaklar, adı geçen dönemde Fatma Bacı’nın liderliğinde kadınlardan oluşan faal bir sosyal teşekkülün varlığını göstermektedir. Hacı Bektaş ve Bektaşiler hakkındaki menkıbelerden 16. yüzyılda Âlî’nin Künhü’l-Ahbâr’ında ve Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde bahsedilmesi Âşıkpaşazâde’nin Hacı Bektaş hakkında verdiği bilgileri pekiştirmektedir.

Keza M. Bayram, Bacıların genç erkeklerden oluşan Ahilere benzer fonksiyonları genç kızlar arasında icra eden bir kadın-kız kuruluşu olduğunu öne sürmektedir. Tarihçi, eserinin sonunda:

"Bir bakıma Bacıyân-ı Rûm belki bir tarikatın kadın müritlerinin meydana getirdiği bir cemaattir demek daha doğru olur inancındayız. Bu cemaatin haliyle kadın mürşitleri ve şeyhleri olacaktır. İşte Fatma Bacı böyle bir mürşit idi."

ifadesini kullanmaktadır.

Moğol istilası dönemi Selçuklu Anadolu’sunun içinde bulunduğu buhranlı yıllar göz önüne alınırsa bu kuruluşun önemi daha da iyi anlaşılır. Zira Moğolların Kayseri’yi istilası zamanında kaleyi savunanlar arasında Bacılar Teşkilatının mensuplarının da bulunduğu görülmektedir.

Bacıların içtimaî hayatta, dinî ve tasavvufî alanlarda da faaliyette bulundukları bilinmektedir. Anadolu’daki dinî hayatta hep süregelmiş olan kadın-erkek bir arada meclislerde bulunma durumu Bacıyân-ı Rûm için de söz konusudur. Sünnî muhitlerde kadınların erkeklerle bir arada sohbet meclislerinde bulunup zikir, dinî ayin vb. yapmalarına cevaz verilmezken, bu teşkilatın üyeleri olan genç kızlar ve kadınlar erkeklerle bir arada zikir, sema ve sohbet meclislerinde bulunuyorlardı. Bu yüzden Anadolu Bacıları için her şeyden önce "tasavvufî bir hareket" diye söz etmek doğru olacaktır. Fakat bunların Anadolu’nun o zamanki durumu göz önüne alındığında, klasik bir tarikattan ziyade Ahilik gibi sosyo-kültürel bir organizasyon olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. İşte Fatma Bacı böyle sosyal ve mistik bir teşekkülün lideridir.

Dulkadiroğullarının 30.000 silahlı kadın askere sahip olduklarına dair haber de bu beylik döneminde kadınların askerî alanda faal olduklarını göstermektedir.

Bu haberde bir hata mı var? Düzeltme talebinde bulunun.

Yorumlar

Yorumlar moderatör onayından sonra yayımlanır. Hakaret, reklam ve kişisel veri içeren yorumlar yayımlanmaz.

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Bunlar da ilginizi çekebilir