İçeriğe geç
Son dakika

Alevi ile Ülkücü Neden Karşı Karşıya? Ortak Tarihimiz Bizi Yeniden Buluşturabilir

Alevi ile Türk Milliyetcilerinin Ayrılığı, Türk Milletinin Kendi İçindeki Ayrılığıdır (Orta Asya)Türkistan ‘dan Anadolu’ya uzanan ortak tarih, kültür ve töre üzerine bir düşünce Türk…

Arif Genç5 dk okuma5 okunma
Muhammet Arif Genç Kimdir?
Fotoğraf: kurum içi
Paylaş

Alevi ile Türk Milliyetcilerinin Ayrılığı, Türk Milletinin Kendi İçindeki Ayrılığıdır

(Orta Asya)Türkistan ‘dan Anadolu’ya uzanan ortak tarih, kültür ve töre üzerine bir düşünce

Türk tarihine biraz daha derinlikli baktığımızda, bugün birbirinden uzaklaşmış, hatta zaman zaman birbirine düşman hâle gelmiş bazı toplumsal kesimlerin aslında ne kadar ortak tarihî ve kültürel değerlere sahip olduğunu görürüz. Bana göre Türkiye’de üzerinde yeniden düşünülmesi gereken en önemli meselelerden biri, Aleviler ile Türk milliyetçilerinin, özellikle ülkücülerin, birbirlerini karşıt kimlikler olarak görmeleridir.

Oysa bu iki kesimin tarihî ve kültürel bağları, siyasi ayrışmaların çok daha öncesine uzanmaktadır.

Türkistan ‘dan (Orta Asya) Anadolu’ya uzanan tarih

Anadolu’daki Alevi-Bektaşi geleneğinin oluşumunda Türkistan ‘dan (Orta Asya) gelen Türkmen topluluklarının çok önemli bir yeri vardır. Türklerin İslamiyet’i kabul etme ve kendi eski inanç ve geleneklerini yeni dinî anlayışlarıyla birleştirme sürecinde şekillenen bu kültür, Anadolu’ya taşınmış ve burada kendine özgü bir kimlik kazanmıştır.

Hoca Ahmet Yesevi geleneği, Horasan erenleri, Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa Güvenç Abdal ve Anadolu’nun diğer erenleri bu tarihî ve kültürel birikimin önemli temsilcileridir.

Alevi-Bektaşi kültüründe bugün de yaşatılan pek çok unsur, Türklerin eski toplumsal hayatını, töresini ve kültürel hafızasını hatırlatmaktadır. Dede-talip ilişkisi, cem geleneği, semah, saz, deyiş, sözlü kültür ve toplumsal dayanışma anlayışı bu mirasın önemli parçalarıdır.

Elbette Anadolu Aleviliği yalnızca Orta Asya’dan getirilen geleneklerden ibaret değildir. Anadolu’nun kendi tarihî ve kültürel birikimiyle de şekillenmiştir. Ayrıca Alevi toplumu içerisinde Türkçe konuşan Türkmenlerin yanında Kürtçe ve Zazaca konuşan topluluklar da bulunmaktadır. Bu çeşitlilik, ortak kültürel bağları inkâr etmeyi değil, Anadolu tarihinin zenginliğini kabul etmeyi gerektirir.

Tarihî kırılmalar ve birbirinden uzaklaşan topluluklar

1240 yılındaki Baba İlyas ve Baba İshak hareketleri, Anadolu’daki Türkmen topluluklarının yaşadığı siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunların önemli göstergelerinden biridir. Bu olaylar yalnızca dinî bir hareket olarak değil, Anadolu’daki Türkmenlerin merkezî otoriteyle yaşadığı gerilimler çerçevesinde de değerlendirilmelidir.

Daha sonraki yüzyılda Osmanlı-Safevî mücadelesi, Anadolu’daki Türkmen topluluklarının kaderini etkileyen başka bir büyük kırılma olmuştur.

Şah İsmail’in Anadolu Türkmenleri üzerindeki etkisi, Yavuz Sultan Selim dönemindeki Osmanlı-Safevî mücadelesiyle birlikte daha da belirginleşmiştir. Pek çok Türkmen topluluğunun Safevî hareketine yakınlık duyması, Osmanlı yönetiminin bu topluluklara yönelik siyasetini sertleştirmiştir.

Bu dönemde mezhep farklılıkları siyasi sadakat meselesi hâline getirilmiş, toplumsal ayrışmalar derinleşmiştir.

İdris-i Bitlisî’nin Osmanlı’nın doğu siyasetindeki rolü, Kürt aşiretleriyle kurulan siyasi ilişkiler ve bölgedeki yerel yönetim düzenlemeleri de bu tarihî sürecin önemli unsurlarıdır. Osmanlı yönetiminin bazı Kürt beyleri ve aşiretleriyle kurduğu ittifaklar, bölgenin siyasi ve toplumsal yapısını etkilemiştir.

Ebussuud Efendi döneminde şekillenen dinî-hukuki yaklaşım ve Safevî yanlısı Kızılbaşlara yönelik sert fetvalar da bu ayrışmanın dinî boyutunu güçlendirmiştir.

Bütün bunların sonucunda Anadolu’da Alevi ve Sünni topluluklar arasındaki mesafe giderek büyümüştür.

Burada üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir ihtimal de şudur: Yüzyıllar boyunca yaşanan siyasi baskılar, göçler, yer değiştirmeler ve toplumsal ilişkiler, bazı Türkmen topluluklarının zaman içerisinde dil ve kimlik bakımından farklılaşmasına yol açmıştır Bu konu, tarihî ve dilbilimsel araştırmalarla, bölge ve topluluk temelinde ele alınmalıdır.

Alevi ile ülkücü neden karşı karşıya geldi?

Bence asıl üzerinde durulması gereken mesele burasıdır.

Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan Maraş ve Çorum olayları, ardından 1980 sonrasında Sivas Madımak Katliamı, toplumsal hafızamızda derin yaralar açmıştır.

Bu olayları yalnızca sağcılarla solcuların kavgası olarak açıklamak, yaşananların gerçek boyutunu anlamaya yetmez. Alevilere yönelik mezhep temelli düşmanlığı, siyasi kutuplaşmayı, örgütlü şiddeti ve kamu otoritesinin sorumluluğunu birlikte değerlendirmek gerekir.

Ancak şu soruyu da sormak zorundayız:

Nasıl oldu da aynı tarihî coğrafyanın insanları, aynı kültürel mirasın farklı taşıyıcıları, birbirlerini düşman olarak görmeye başladı?

Nasıl oldu da bir tarafta Alevi kimliğiyle yetişmiş, Türk kültürünün ve Anadolu’nun tarihî mirasının önemli unsurlarını yaşatan insanlar; diğer tarafta Türk milliyetçiliğini savunduğunu söyleyen ülkücüler birbirlerine karşı konumlandırıldı?

Elbette ülkücü hareket içerisinde Alevilere karşı önyargılı ve düşmanca tavırlar sergileyenler olmuştur. Aynı şekilde Alevi toplumunun içerisinde de ülkücü hareketi bütünüyle düşman gören siyasi yaklaşımlar gelişmiştir. Fakat hiçbir siyasi hareketin veya topluluğun tamamını yaşanan şiddet ve düşmanlıkla özdeşleştirmek doğru değildir.

Bir insanın Alevi olması onun Türk milliyetçiliğine uzak olması gerektiği anlamına gelmediği gibi, bir insanın ülkücü olması da Alevi kültürüne karşı olması gerektiği anlamına gelmez.

Türk töresi ile Alevi-Bektaşi kültürü arasındaki bağ

Bence yeniden keşfedilmesi gereken en önemli ortaklıklardan biri Türk töresi ile Alevi-Bektaşi kültürü arasındaki tarihî ve kültürel ilişkidir.

Alevi-Bektaşi geleneğinde insanı merkeze alan anlayış, rızalık, dayanışma, sözlü kültür, cem, semah, saz ve deyiş geleneği önemli bir yer tutar.

Türklerin tarih boyunca taşıdığı toplumsal dayanışma, adalet, töreye bağlılık ve topluluk bilinci gibi değerlerle bu gelenekler arasında üzerinde durulmaya değer ortaklıklar vardır.

Bunları birbirinin aynısı veya değişmeden Türkistan ‘dan (Orta Asya) bugüne taşınmış uygulamalar olarak değerlendirmek elbette doğru olmaz. Ancak Türk tarihinin ve Anadolu kültürünün birbirinden koparılamayacak parçaları oldukları açıktır.

Bir ülkücü, Alevi bir dedenin sazıyla söylediği deyişlerde kendi tarihinin izlerini görebilmelidir.

Bir Alevi de kendi kültürünün, Anadolu’nun ve Türk tarihinin önemli bir parçası olduğunu düşünmekten çekinmemelidir.

Kimlik, başkalarının siyasi kalıplarına sığdırılmak zorunda değildir.

Artık birbirimizi düşman olarak görmekten vazgeçmeliyiz

Benim düşünceme göre Türkiye’nin ihtiyacı, Alevi ile ülkücünün birbirine mesafe koyması değil, ortak tarihini ve kültürel değerlerini yeniden keşfetmesidir.

Aleviler, kendi tarihlerini araştırırken Türkistan ‘dan (Orta Asya’)Anadolu’ya uzanan Türkmen ve Türk kültürünün izlerini de görmelidir. Ülkücüler ise Türk milletinin kültürel zenginliğini yalnızca tek bir din ve mezhep veya dinî yorum üzerinden tanımlayamayacaklarını anlamalıdır.

Türk milletinin tarihi yalnızca Osmanlı’dan veya Cumhuriyet’ten ibaret değildir. Türkistan ‘dan (Orta Asya) Anadolu’ya, Horasan’dan Balkanlar’a uzanan çok geniş bir tarihî ve kültürel birikim söz konusudur. Bu birikimin içerisinde Alevi-Bektaşi geleneğinin de çok önemli bir yeri vardır.

Ülkücülük, Türk kültürünü ve tarihini savunmak iddiasındaysa Alevi-Bektaşi kültürünü de bu mirasın bir parçası olarak sahiplenebilmelidir.

Alevilik de kendi inanç ve kültürünü yaşatırken Türk tarihinin ve kültürünün içerisindeki yerini araştırmaktan ve sahiplenmekten uzak durmamalıdır.

Çünkü bir insanın kültürel yakınlığı, etnik kimliğini başkalarının belirlemesine gerekçe olamaz.

Benim hayalim, bir Alevi dedesinin ceminde semah dönen insanlarla, bir ülkücünün Türk töresini ve tarihini savunurken aynı kültürel mirasın farklı yönlerini görebilmesidir.

Birbirimize mezhebimizi, siyasi görüşümüzü veya geçmişte yaşanan acıları hatırlatarak değil, ortak değerlerimizi hatırlatarak yaklaşmalıyız.

Maraş’ta, Çorum’da ve Sivas’ta yaşanan acılar unutulmamalıdır. Ancak bu acılar gelecek nesillerin birbirine düşman olmasının gerekçesi hâline de getirilmemelidir.

Unutmamalıyız ki tarih boyunca en büyük kayıplarımızdan bazıları, birbirimizi tanımadan, anlamadan ve dinlemeden düşman ilan ettiğimiz zamanlarda yaşanmıştır.

Alevi de bu ülkenin, bu tarihin ve bu kültürün bir parçasıdır; ülkücü de.

Birbirine düşman olmak yerine birbirini anlamayı seçen bir Alevi ile bir ülkücü, belki de Türkiye’nin yıllardır ihtiyaç duyduğu toplumsal barışın en güzel örneklerinden biri olabilir.

Çünkü insanın kendi tarihine sahip çıkması, başka bir insanın tarihini inkâr etmesini gerektirmez.

Türk kültürü bir mezhebin tekelinde değildir. Türk töresi bir siyasi hareketin mülkiyetinde değildir. Anadolu’nun tarihi hepimizindir.

Ve belki de artık birbirimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Biz gerçekten birbirimizin düşmanı mıyız, yoksa ortak geçmişini unutmuş bir milletin birbirine yabancılaşmış evlatları mıyız?

Muhammet Arif Genç

Çepnı Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı

Bu haberde bir hata mı var? Düzeltme talebinde bulunun.

Yorumlar

Yorumlar moderatör onayından sonra yayımlanır. Hakaret, reklam ve kişisel veri içeren yorumlar yayımlanmaz.

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Bunlar da ilginizi çekebilir