Doç. Dr. Merve Seren, Rusya-Ukrayna Savaşı'nın NATO ve Avrupa güvenlik politikalarına yansımalarını değerlendirdi. Seren'e göre savaş Avrupa'da caydırıcılık zihniyetini yeniden canlandırdı; ancak savunma harcamalarında toplumsal uzlaşı yok ve asıl dönüşüm C4I'de.
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Merve Seren, Rusya-Ukrayna Savaşı'nın NATO ve Avrupa güvenlik politikalarına yansımalarını, insansız sistemlerin değişen savaş konseptindeki yerini ve geleceğin çatışma dinamiklerini AA Analiz için kaleme aldı.
***
Şubat 2022'de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, yakın tarihte herhangi bir çözüme kavuşmazsa tam 5 yılı geride bırakacak. Bu süreç, sadece savaşın birincil aktörleri olan Rusya ve Ukrayna için değil, aynı zamanda savaşın taraflarına doğrudan ve dolaylı olarak destek veren Avrupa, ABD, Çin, İran ve Kuzey Kore'nin yanı sıra küresel ölçekteki birçok ülke için çok öğretici geçti. Kuşkusuz "alınan dersler" konusunda en fazla kafa yoran devletler, NATO ülkeleri oldu. Zira Rusya-Ukrayna ile birlikte "savaş" Avrupa'nın tam kalbine geri döndü. Böylece on yıllardır "savaş" gerçeği ve ihtimalinden bir şekilde kaçınmayı başaran NATO Avrupa'sında savaşa hazırlık ve caydırıcılık zihniyeti yeniden zuhur etti. Genç nesilleri hızla etkisi altına alan ve tehditler konusunda korku dolu, karamsar ve ümitsiz bir tablo sunan bu durum, Avrupa toplumu içerisinde büyük bir ikilem yarattı.
Avrupa'nın ikilemi
Masanın bir tarafında "diplomasi savunucuları", diğer tarafında ise "caydırıcılık savunucuları" yer aldı. Ne var ki Rusya-Ukrayna Savaşı'nın uzamasıyla Avrupa'da giderek artan bir kutuplaşma cereyan etti. Bu kutuplaşma ortamı, diplomasi için hayati önem taşıyan uzlaşma sağlanmasını fazlasıyla zorlaştıran bir hal aldı. Öyle ki stratejik sürpriz saldırıların artık "yeni normal" kabul edilmesine ve bu nedenle yeni bütçe düzenlemelerinin büyük bir zaruret haline gelmesine rağmen bu konuda uzlaşmaya varmak dahi çok zor. Her ne kadar bu dinamik ve belirsiz seyreden güvenlik ortamı, NATO müttefiklerini gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYH) yüzde 5'lik kısmını savunma yatırım taahhüdü olarak beyan etmelerini sağlasa da güvenlik ve savunma politikaları için zaruret olan bu harcamalar üzerinde toplumsal uzlaşı sağlanamadı. Bu itirazın temel nedeni, Avrupa toplumunun "güvenlik politikaları" ile "kalkınma politikalarının" eş zamanlı yürüyebileceğine ikna olmamasıdır. Halihazırda Fransa'da geniş bir ulusal siyasi krize dönüşen, keza İtalya'da karşılık bulan benzer şiddet, yağma ve protesto eylemlerinin arkasında yatan temel neden de hükümetlerin genel bütçe dağılımı ve harcama kalemi tercihlerinden ötürü yaşanan ekonomik sorunlar ve kamu hizmetlerinden duyulan memnuniyetsizliktir.
Aksiyon dönemi
Masanın "caydırıcılık savunucuları" tarafında yer alanlar içinse Rusya-Ukrayna Savaşı'ndan "alınan dersler" artık boş bir slogan olmamalı ve acilen aksiyon alınmalıdır. Bu aksiyonu, üç sütunla tarif edebiliriz. Birinci sütunda Ukrayna vardır. Ukrayna'nın "hem savaşı hem de barışı kazanması" için desteklenmesi elzemdir. Zira Ukrayna'nın savunmasına daha fazla yatırım yapmak, NATO için somut bir savunma getirisi sağlamak demektir. İkinci sütunda Avrupa güvenlik mimarisinin dönüşümü vardır. Bu dönüşümde, NATO merkezli transatlantik güvenlik angajmanları göz ardı edilmemekle birlikte stratejik otonominin kazanılması için Avrupa'nın öz savunma imkan ve kabiliyetlerinin güçlendirilmesi gerekliliği ön plandadır. Söz konusu imkan ve kabiliyet artırımı, salt Avrupa menşeli ileri teknoloji silah sistemlerinin geliştirilmesi ve tedarikini değil, kuvvet yapılanması, ordu mevcudu, siber-uzay, enerji ve kritik altyapı güvenliği gibi muhtelif güvenlik alanlarının öncelenmesi, farklı askeri işbirliği modellerinin geliştirilmesi, caydırıcılık ve dayanıklılığı destekleyen yasal düzenlemelerin kabul edilmesi ve diğer birçok alanı kapsamaktadır.
Üçüncü sütunda ise NATO vardır. Caydırıcılık ve savunma iç içe geçen, çok sayıda bileşen ve faktöre dayalı ziyadesiyle geniş ve dinamik bir alandır. Ülkelerin münferit bağlamda haiz oldukları caydırıcılık kapasitesinin, günümüz "Yıpratma Savaşı" olgusunda bir karşılığı ve hükmü yoktur. Bunun en bariz göstergesi, Ukrayna ile mukayese edildiğinde devasa bir toprak parçasına sahip olan ve yine askeri gücü, ekonomik koşulları, insan kaynağı, teknoloji edinimi gibi birçok açıdan üstünlüğü elinde tutan Rusya'nın planladığından çok daha farklı bir savaşa sürüklenmesidir. Öyle ki, ABD ve Çin ile dünyanın en büyük üç askeri gücünden birisi olarak konumlanan Rusya, transatlantik güvenlik politikasının bir uzantısı olarak Ukrayna'ya sağlanan askeri, teknolojik ve ekonomik destek karşısında İran ve benzeri ülkelerden silah, teçhizat ve ekipman tedarik etmek zorunda kalmıştır.
Dolayısıyla Rusya-Ukrayna Savaşı, caydırıcılık imkan ve kabiliyetleri açısından transatlantik savunma ve güvenlik ilişkisinin ve ortaklık politikasının ne denli mühim olduğunu gözler önüne sermiştir. Uzunca bir süre yüzde 2'lik savunma taahhüdünü dahi yerine getirmeyen çoğu NATO ülkesi, Ukrayna'nın işgalini referans alarak savunma harcamaları, külfet paylaşımı, savunma endüstrisi ve altyapısının güçlendirilmesine odaklanmış durumda. Hatta bu zamana kadar "silahların kontrolü" meselesine daha fazla önem atfeden devletler dahi gözlerini yüksek yoğunluklu çatışmalara, bunlara hızla adapte edilebilir teknolojilere ve inovasyon politikalarına çevirmiş durumdalar.
Tek mesele "insansız sistemler" mi?
Rusya-Ukrayna Savaşı'na dair medyada en fazla yer bulan konuların başında "insansız sistemler" geldi. Güvenlik alanında çalışan çoğu akademisyen ve askeri analist, savaşın seyrini ve belirleyiciliğini önce insansız hava araçları (İHA) daha sonra insansız deniz araçları (İDA) üzerinden gerçekleşen yeni saldırı konsept ve tarzına bağladı. Öyle ki literatüre Rusya-Ukrayna Savaşı bir "Dron Devrimi" olarak geçti. Peki savaşın belirleyici unsuru gerçekten İHA'lar mı? Yoksa buzdağının sadece görünen yüzü olan İHA'ların sunduğu avantaj, taktik zaferlerden mi ibaret?
Şüphesiz, en başından itibaren Rusya-Ukrayna Savaşı'nın en kritik cephesi havada yürüyor. Bu anlamda Ukrayna birçok açıdan yaşadığı dezavantajlı durumu, asimetrik çatışma prensibiyle insansız sistemleri kullanarak kapatmaya çalıştı. Neticede İHA'lar, elbette savaş uçaklarıyla mukayese edildiğinde, birçok avantaja sahipler, düşük maliyet, askeri ve ticari kaynaklardan hızlı tedarik, daha basit bir teknoloji, kolay ve hızlı üretim süreci, lojistik açıdan hızlıca transfer edip taşınma, askeri ve sivil kullanım, kısa ve basit kullanıcı eğitimi, muharebe sahasına hızlı entegrasyon, çok-rollü görev bileşenleri, kullanım ve saha tecrübesinin kısa sürede edinimi ve diğerleri.
Bu bağlamda Ukrayna, özellikle sürü saldırı konseptiyle Rusya'nın stratejik varlıklarını vurmayı ve savaşı Moskova için çok maliyetli ve yıpratıcı bir aşamaya taşımayı hedefledi. Hedefinde bir noktaya kadar başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Zira savaş, Rusya'nın üstünlüğünden karşılıklı yıpratma savaşına evrildi. Ancak Rusya, kısa zamanda aynı stratejiyi benimseyerek, karşılıklı bir İHA savaşına başladı. Böylece Rusya ve Ukrayna arasında günlük üretim miktarları, yeni teknoloji adaptasyonları, performansları, zayiat verdikleri hedefler ve tahribat oranları, karşı hava savunma sistemleri ve bunların kullanım miktarları ve maliyetleri üzerinden mukayese edilen bir savaş analizi gelişti.
Söz konusu analizlerde öne çıkan savlar şunlar oldu. Birincisi, Rusya-Ukrayna Savaşı sivil teknolojilerin askeri kullanım hızı ve adaptasyonu açısından önemli bir vakadır. Ancak Ukrayna ticari dronları askeri amaçlarla kullanma konusunda ilk örnek değil, bu dönüşümün erken örnekleri terör örgütü DEAŞ'ın Musul ve Suriye'de uygulamaya koyduğu İHA saldırıları oldu.
İkincisi, savaş alanındaki gri bölge genişlerken, savaş alanının şeffaflaşması manevra kabiliyetini sınırlandırdı. Öyle ki, askeri analistlere göre savaş alanı bir "akvaryuma" dönüştü. Savaş alanındaki hareketlerin neredeyse tamamının izlenebilir hale gelmesi, birliklerin manevra yapmasını güçleştirdi ve cephede kilitlenmeye neden oldu.
Üçüncüsü, savaş cepheden alt yapı saldırılarına doğru kaydı. Halihazırda Rusya-Ukrayna Savaşı, cephede ilerlemenin olmadığı, tarafların kritik alt yapı hedeflerini felç ve yok etmeye yöneldiği bir savaşa evrildi. Bu durumda, kritik alt yapının tahribatı, taraflara yüklenen en büyük ekonomik maliyetlerden birisi oldu.
Savaşın geleceği
Rusya-Ukrayna Savaşı'nın sunduğu Dron Devrimi'ni yalnızca yeni bir silah teknolojisi olarak değil, savaş alanının görünürlüğü, manevra kapasitesi ve harekatın coğrafi derinliğini değiştiren sistemik bir dönüşüm olarak görmek gerekir. Ancak savaşın seyrini salt dron devriminde tarafların edineceği yeni teknolojiler ve saldırı teknikleri üzerinden okumak son derece indirgemeci olur.
Bu anlamda Rusya'nın sadece Ukrayna'nın İHA/İDA imkan ve kabiliyetleri üzerinden karşı-savaş strateji geliştirmesini beklemek oldukça naif bir analiz kalır. Zira Rusya açısından bakıldığında dronlar buzdağının sadece görünen yüzüdür. Asıl dönüşüm Komuta, Kontrol, Muhabere, Bilgisayar ve İstihbarat (C4I) teknolojilerinde yaşanmaktadır. Hiç kuşkusuz C4I işlevleri açısından düşünüldüğünde, Starlink, Ukrayna'nın savaş kapasitesindeki teknolojik sıçramanın en temel unsurlarından birisidir.
Yaşanan teknolojik devrimlerin gölgesinde bu savaş biter mi? Savaşın sonundan ziyade başlangıcına mı daha yakınız? Bu sorunun cevabı, yıpratma savaşının sürdürülebilirliğine bağlı. Ukrayna ile mukayese edildiğinde Rusya'nın ABD gibi çok güçlü dış ortakları ve bu ortaklardan gelen askeri, siyasi, ekonomik ve teknolojik desteği yok. Ancak Rusya'nın jeostratejik konumundan kaynaklı çok büyük bir gücü ve bu gücü siyasi ve istihbari alandaki derin tecrübesiyle ustaca kullanmayı bilen güçlü bir devlet lideri var.
Dolayısıyla burada savaşı kimin kazanıp kazanmayacağı, tamamen Ukrayna'ya verilen desteğin sürdürülmesine bağlı. Şayet ABD ve Avrupa siyasi birlik ve irade gösterip Ukrayna'yı uzun yıllar desteklemeye devam ederse savaşın seyri Ukrayna'nın lehine dönüşebilir. Ancak bu durum, tam tersine, savaşı Ukrayna'nın lehine olmaktan çıkarıp, her iki taraf için çok daha uzun süreli ve kanlı bir yıpratma savaşına da dönüştürebilir. Tam da bu noktada Fransa ve İtalya'da zuhur eden protestoları ve bu protestoların Avrupa toplumundaki muhtemel karşılığını iyi okumak gerekir. Zira siyasi birlik ve irade ancak toplum desteğiyle mümkündür.
[Doç. Dr. Merve Seren, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.



