Sosyal medyada milyonlara ulaşan içerikler, toplumun gerçekten neye değer verdiğini mi gösteriyor, yoksa dijital dünyanın görünürlük sistemi bize neyi değerli bulmamız gerektiğini mi öğretiyor?
Bugün sosyal medya hesaplarımızda birkaç dakika dolaşmak, çağımızın kültürel dönüşümünü anlamak için başlı başına bir gözlem alanı sunuyor. Bir tarafta yıllarını bilime, edebiyata, sanata, tarihe ve düşünceye adamış insanlar, hazırladıkları içerikleri sınırlı bir kitleye ulaştırmaya çalışırken diğer tarafta herhangi bir uzmanlığı, ortaya koyduğu kayda değer bir eseri veya topluma aktarabileceği anlamlı bir birikimi bulunmayan kişiler milyonlarca insanın gündemini belirleyebiliyor. Üstelik bu durum artık istisnai bir hadise olmaktan çıkmış, dijital hayatın sıradan bir görüntüsüne dönüşmüş durumda. Elbette herkesin tanınmak için akademisyen, sanatçı veya bilim insanı olması gerektiğini savunamayız. Ancak asıl tartışılması gereken, şöhretin hangi ölçütlerle üretildiği ve toplumsal dikkatin neden bu denli büyük bir oranda yüzeyselliğe yöneldiğidir.
Meselenin temelinde, insanın ilgi duyduğu şeylerle dijital platformların görünürlüğünü artırdığı içerikler arasındaki ilişkinin giderek karmaşıklaşması yatıyor. Sosyal medya platformları, kullanıcıların karşısına hangi içeriğin çıkarılacağına karar verirken beğeniler, yorumlar, paylaşımlar, izleme süreleri ve geçmiş etkileşimler gibi çeşitli sinyallerden yararlanıyor. TikTok'un kendi açıklamaları da kullanıcı etkileşimlerinin ve izleme davranışlarının içerik önerilerinde önemli rol oynadığını ortaya koyuyor. YouTube ise öneri sisteminin izleyicilerin ilgi alanlarını ve memnuniyetini tahmin etmeye çalıştığını belirtiyor. Dolayısıyla karşımızdaki mesele, algoritmaların bilinçli biçimde niteliksiz insanları seçip öne çıkarmasından ziyade, dikkat çekme ve etkileşim oluşturma kabiliyetinin görünürlük üzerinde belirleyici hâle gelmesidir. Bir içeriğin çok izlenmesi, onun insanlığa çok şey kattığının değil, çok sayıda insanın dikkatini çekebildiğinin göstergesidir. Bu iki ölçütü birbirine karıştırdığımız sürece popülerlikle niteliği aynı kefeye koymaya devam edeceğiz.
Dijital platformların işleyişini anlamak için insan psikolojisini de hesaba katmak gerekiyor. İnsan zihni, şaşırtıcı olaylara, çatışmalara, öfke uyandıran söylemlere ve güçlü duygular oluşturan görüntülere karşı çoğu zaman daha hızlı tepki veriyor. 2024 yılında Current Opinion in Psychology dergisinde yayımlanan bir inceleme, insanların ahlaki ve duygusal açıdan yoğun içeriklere yönelik ilgisinin, bu içerikleri sıralayan algoritmalarla etkileşime girdiğinde yanlış bilgilerin yayılmasını kolaylaştırabileceğine dikkat çekiyor. Araştırmacıların ortaya koyduğu bu ilişki, dijital ortamda neden sansasyonun çoğu zaman sakin bir açıklamadan, tartışmanın ise derinlikli bir değerlendirmeden daha fazla karşılık bulabildiğini anlamamıza yardımcı oluyor. Bir insanın saatlerce emek vererek hazırladığı tarih araştırması, birkaç saniyede tüketilebilen bir tartışma videosuyla aynı dikkat mücadelesine giriyor. Fakat bu yarışta kazananı belirleyen şey her zaman doğruluk, emek veya düşünsel derinlik olmuyor. Bazen yalnızca daha fazla merak uyandırmak, insanları öfkelendirmek ya da güldürmek yeterli olabiliyor.
Burada yalnızca teknoloji şirketlerini suçlayarak meseleyi açıklamamız mümkün değildir. Çünkü algoritmalar, kullanıcı davranışlarından bağımsız çalışan sihirli mekanizmalar değildir; insanların neyi izlediği, neyi paylaştığı ve hangi içeriklerde daha uzun süre kaldığı da görünürlüğün oluşmasında rol oynar. Başka bir ifadeyle toplumun önüne sunulan içeriklerle toplumun tercihleri arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Kullanıcılar belirli türde içeriklere yoğun ilgi gösterdikçe bu içerikler daha fazla görünürlük kazanabilir; görünürlük arttıkça daha geniş kitlelere ulaşabilir ve yeni etkileşimler üretebilir. Böylece kendi kendisini besleyen bir döngü ortaya çıkar. 2026 yılında Journal of Public Economics dergisinde yayımlanan bir araştırma da etkileşim odaklı sıralama sistemlerinin yanlış bilgi ve kutuplaşma üzerindeki etkilerini bu tür geri besleme mekanizmaları üzerinden inceliyor. Bu bulgular, sorunun yalnızca içerik üreticilerinin niteliğiyle sınırlı olmadığını, platformların ekonomik teşvikleriyle kullanıcıların tercihleri arasındaki ilişkinin de tartışılması gerektiğini gösteriyor.
Ancak burada daha derin bir kültürel sorunla karşı karşıyayız: İnsanlar artık yalnızca bir şey öğrenmek, güzel bir eserle karşılaşmak veya düşüncelerini geliştirmek için değil, zaman geçirmek ve eğlenmek için de sosyal medyaya yöneliyor. Eğlencenin kendisinde herhangi bir yanlışlık yoktur; insanın gülmeye, dinlenmeye ve gündelik hayatın yükünden uzaklaşmaya ihtiyacı vardır. Sorun, eğlencenin hayatın bütün düşünsel alanlarını işgal etmeye başlaması ve sürekli tüketilen yüzeysel içeriklerin bilgi edinmenin yerini almasıdır. Bir toplumun bütün fertlerinden bilim insanı veya düşünür olmasını bekleyemeyiz; fakat toplumun düşünceyle, sanatla, tarihle ve nitelikli bilgiyle kurduğu bağın giderek zayıflamasını da sıradan bir değişim olarak değerlendiremeyiz. Çünkü kültür, yalnızca ne ürettiğimizle değil, neyi değerli bulduğumuzla da şekillenir.
Bu noktada sorulması gereken soru, milyonlarca takipçisi olan kişilerin neden tanındığından ibaret değildir. Asıl mesele, bir toplumun dikkatini hangi ölçütlere göre dağıttığıdır. Bir çocuğun karşısına sürekli olarak kolay tüketilen içerikler çıkarken bilimsel merakını geliştirecek, kitaplarla bağ kurmasını sağlayacak veya estetik anlayışını zenginleştirecek içeriklere ulaşması güçleşiyorsa burada bireysel tercihler kadar eğitim sistemini, ailelerin yaklaşımını, kültür kurumlarını ve dijital platformların sorumluluğunu da konuşmamız gerekir. Nitelikli içeriklerin geri planda kalması, onların değersiz olduğu anlamına gelmez; fakat görünürlüğün değerle özdeşleştirildiği bir ortamda emek ve birikim sahibi insanların hak ettikleri kitleye ulaşmasını zorlaştırabilir. Bu nedenle içerik üreticilerinin de anlatım biçimlerini, kullandıkları araçları ve hedef kitleleriyle kurdukları ilişkiyi yeniden değerlendirmeleri önemlidir. Derinlikli bilgi üretmek kadar, o bilgiyi anlaşılır ve ilgi çekici biçimde aktarabilmek de çağımızın gerekliliklerinden biridir.
Sonuç olarak, sosyal medyanın önümüze çıkardığı her popüler ismi niteliksiz ilan etmek ne adildir ne de meseleyi anlamamıza yardımcı olur. Bununla birlikte takipçi sayısını bilgiyle, izlenme oranını başarıyla ve şöhreti toplumsal faydayla eş tutmanın ciddi bir yanılgı olduğu da açıktır. Dijital çağda asıl ihtiyacımız, insanların ne izleyeceğine karar veren sistemleri anlamak kadar kendi dikkatimiz üzerinde de söz sahibi olabilmektir. Bir içeriği sırf çok izlendiği için değerli kabul etmek yerine, bize ne kattığını; düşüncemizi geliştirip geliştirmediğini, bilgimizi artırıp artırmadığını ve dünyayı daha doğru anlamamıza yardımcı olup olmadığını sorgulamalıyız. Çünkü bir toplumun kültürel seviyesi, yalnızca yetiştirdiği değerlerle değil, o değerleri ne ölçüde fark ettiği ve onlara ne kadar alan açtığıyla da ölçülür.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Sosyal medyada gördüklerimiz gerçekten toplumun değer verdiği şeyleri mi yansıtıyor, yoksa tekrar tekrar önümüze çıkarılan şeylere zamanla değer vermeyi mi öğreniyoruz?