
DP Genel Başkanı Gültekin Uysal, MSCI'ın 15 Ekim 2026 tarihli kararını Türkiye'nin ekonomik ve kurumsal güvenilirliğine ciddi bir uyarı olarak değerlendirdi. Uysal, bazı endeks değişikliklerinin durdurulmasının bağımsız denetim ihtiyacını gösterdiğini kaydetti.
(ANKARA) - Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, küresel endeks sağlayıcısı MSCI'ın Türkiye'nin gelişmekte olan piyasalar statüsünün yeniden değerlendirilebileceğine ilişkin uyarısının ekonomik ve kurumsal güvenilirlik açısından ciddi bir işaret olduğunu kaydederek, "Türkiye'nin ihtiyacı, her krizi dış güçlere bağlayan, sorumluluktan kaçan ve sorunları geçici müdahalelerle örtmeye çalışan bir anlayış değildir. İhtiyacımız, bağımsız ve etkin denetim, şeffaf kamu yönetimi, hesap verebilir kurumlar ve herkes için eşit işleyen bir hukuk düzenidir" dedi.
Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, MSCI'nın kararıyla ilgili sosyal medya hesabından açıklama yaptı. Türkiye'nin ekonomik göstergelerle açıklanamayacak kadar derin ve çok boyutlu bir güven ve yönetim krizi yaşadığını, sermaye piyasalarındaki gelişmelerin denetim mekanizmalarının etkinliğini sorgulamayı zorunlu kıldığını ifade eden Uysal, şunları kaydetti:
"Ekonomiden hukuka, sermaye piyasalarından kamu yönetimine uzanan bu tablo, iktidarın yanlış politikalarının, liyakatsizliğin, denetimsizliğin ve kurumları siyasi iradeye bağımlı kılan anlayışın sonucudur. MSCI'ın 15 Ekim 2026 tarihli kararı,sermaye piyasalarımızdaki güven kaybının uluslararası yatırım çevrelerinin de gündemine yerleştiğini göstermektedir. MSCI'ın şeffaflık, fiili dolaşım oranları ve koordineli işlem şüphelerine ilişkin endişeler nedeniyle bazı endeks değişikliklerini durdurması ve ilerleme sağlanamazsa Türkiye'nin gelişmekte olan piyasalar statüsünün yeniden değerlendirilebileceğine işaret etmesi, sıradan bir teknik karar değildir. Bu, Türkiye'nin ekonomik ve kurumsal güvenilirliğine yöneltilmiş ciddi bir uyarıdır.
Yatırım fonları etrafındaki gelişmeler,olağan dışı fiyat hareketleri, likidite sorunları ve yatırımcı kayıpları,sermaye piyasalarımızdaki denetim mekanizmalarının etkinliğini sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. Vatandaşlarımızın alın teriyle oluşturduğu birikimlerin korunmasından sorumlu kurumlar görevlerini yerine getirmiş midir? Riskler zamanında tespit edilmiş midir? Piyasa bozucu işlemlere karşı caydırıcı tedbirler alınmış mıdır? Yatırımcı haklarını korumakla yükümlü kurumlar neden güven veren bir tablo ortaya koyamamaktadır?
"ASİL MESELE KURUMLARA DUYULAN GÜVENİN AŞINDIRILMASIDIR"
Her yatırım zararı dolandırıcılık değildir. Ancak piyasa manipülasyonu,koordineli işlem ve yatırımcıların yanıltılması şüphesi taşıyan hiçbir iddia cevapsız bırakılamaz, hiçbir sorumluluk siyasi gerekçelerle örtbas edilemez. Asıl mesele yalnızca borsadaki düşüşler veya birkaç yatırım fonunun yaşadığı sorunlar değildir. Asıl mesele, Türkiye'de kurumların bağımsızlığına, hukukun üstünlüğüne, denetimin tarafsızlığına ve piyasanın adil işleyişine duyulan güvenin sistematik biçimde aşındırılmasıdır. Bir ülkede hukuk güvenliği zayıflamışsa, denetleyici kurumların bağımsızlığı tartışmalıysa, kuralların herkese eşit uygulanacağına ilişkin inanç kaybolmuşsa orada kalıcı yatırım da sürdürülebilir kalkınma da mümkün değildir.
Türkiye'nin gelişmekte olan piyasalar kategorisinden çıkarılması ihtimali dahi yabancı sermaye akımları,uluslararası fonların tercihleri ve şirketlerimizin finansmana erişimi açısından ciddi bir tehdittir. Ancak mesele yalnızca yabancı yatırımcı değildir. Kendi ülkesinin sermaye piyasalarına güvenemeyen, birikimlerinin hangi şartlarda değerlendirildiğinden emin olamayan vatandaşlarımızın yaşadığı güvensizlik, ekonomik istikrar açısından çok daha büyük bir sorundur.
"İHTİYACIMIZ BAĞIMSIZ VE ETKİN DENETİM"
Türkiye'nin ihtiyacı, her krizi dış güçlere bağlayan, sorumluluktan kaçan ve sorunları geçici müdahalelerle örtmeye çalışan bir anlayış değildir. İhtiyacımız, bağımsız ve etkin denetim, şeffaf kamu yönetimi, güçlü yatırımcı koruması, hesap verebilir kurumlar ve herkes için eşit işleyen bir hukuk düzenidir. Unutulmamalıdır ki, bir ülkeye kalıcı sermayeyi çeken günübirlik teşvikler değil, güvenilir kurumlar, hukukun üstünlüğü ve öngörülebilir ekonomi politikalarıdır.
Türkiye'nin üretim gücü, insan kaynağı ve ekonomik potansiyeli bu darboğazı aşabilecek kapasitededir. Ancak ilk şart, kurumların itibarını yeniden tesis etmek ve devleti siyasi iktidarın değil, hukukun ve milletin hizmetinde işleyen bir yapıya kavuşturmaktır. Adı konulmamış bir buhran döneminden geçiyoruz. İktidar eliyle kurumsal çöküş yaşatılıyor. Bu ülkenin ihtiyacı sorunları inkar eden değil, sorunlarla yüzleşen, sorumluluktan kaçan değil, hesap veren, kurumları şahısların iradesine teslim eden değil, bağımsızlıklarını güvence altına alan bir yönetim anlayışıdır. Çünkü ekonomide güven kaybolduğunda yalnızca para değil, geleceğe dair umutlar da kaybolur. Türkiye'nin ihtiyacı günü kurtaran tedbirler değil, hukuku, kurumları ve ekonomik istikrarı yeniden ayağa kaldıracak köklü bir zihniyet değişimidir."




