Bir milletin hafızası yalnızca tarih kitaplarının sararmış yapraklarında ya da devlet arşivlerinin mühürlü masalarında saklı değildir. Hafıza; bazen dağın başındaki bir bitkinin adında, bazen bir çiçeğin kökenine yakıştırılan efsanede, bazen de ninelerin dilinden düşmeyen bir türküde yaşar.
Bizler, adını koyamadığımız ya da unutturulmaya çalışıldığımız her değerle birlikte aslında kendi köklerimizi de buduyoruz. Oysa Anadolu’nun taşına, toprağına, bitkisine kazınmış bir Türk kültürü var ki ne inkâr politikaları ne de asimilasyon çarkları onu silmeye yetmiştir.
Akademik literatürün tozlu raflarına hapsedilmiş gibi duran ama aslında milli karakterimizin kodlarını barındıran bir alan var: Halk folkloru ve bitki adlandırma gelenekleri.
Şeyda Özkan’ın Selçuk Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği kapsamlı inceleme, bu topraklarda bitkilere verilen adların ve anlatılan hikâyelerin sıradan bir botanik tasnif olmadığını; bin yıllık bir Türk mitolojisinin, inancının ve tarihî hafızasının somut kanıtı olduğunu gözler önüne seriyor.
Bugün modern botanikçilerin Latince terimlerle sınıfladığı bitki örtüsü, Anadolu ve Türk dünyasının köylerinde, yaylalarında yüzyıllardır başka bir dille konuşur. Bu dil; Şamanizm’den İslamiyet’e geçişin, dağ kültünün, ata ruhlarının ve boy bilincinin dilidir.
Tezde yer alan folklorik derlemeler ve mitolojik tahliller gösteriyor ki, Türk halk kültüründe bitkiler yalnızca şifa veya gıda kaynağı değildir; onlar doğa ile insanın ruhsal akrabalığının birer nişanesidir. Örneğin, dağlarda biten bazı dikenli ve sert bitkilere yüklenen anlamlar, Türk’ün zorlu coğrafi koşullarla verdiği mücadeleyi simgeler.
Eski Türk inanışında ağaç ve bitki kültü, evrenin merkezindeki Hayat Ağacı (Büyük Kayın) motifiyle doğrudan bağlantılıdır. Yeryüzündeki her bitkinin bir iyesi (koruyucu ruhu) olduğuna inanılır. Anadolulunun bitkiye verdiği ad, rastgele seçilmiş bir kelime değildir; o bitkinin neye benzediğinden ziyade, atalarımızın hafızasında hangi tarihî ya da mitolojik olaya karşılık geldiğinin tescilidir.
Fars veya Arap coğrafyasından gelen botanik terimleri ile Türk’ün dağda, ovada bitkiye verdiği isimler arasındaki makas, işte bu yüzden millî karakterin en net aynasıdır.
Şeyda Özkan’ın çalışmasında en çok dikkat çeken noktalardan biri de, bitkilere verilen adların arkasında yatan köken efsaneleridir. Türk halk edebiyatında bitkilerin doğuşu genellikle bir dramla, bir aşkla, bir haksızlıkla veya kahramanlık destanıyla açıklanır.
Örneğin, kardelenin karları delerek çıkışı, Türk mitolojisindeki baharın gelişi ve zorluklar karşısında boyun eğmeme direnciyle okunur. Benzer şekilde, dağ lalesi veya gelincik motifleri, şehit düşen alplerin kanını simgeleyen halk anlatılarıyla doludur.
Bu efsaneler masal ya da batıl inanç değildir; onlar, göçebe Türk kültürünün yerleşik hayata geçtikten sonra dahi doğayla kurduğu o kopmaz bağın, sözlü tarih aktarım mekanizmasıdır. Bir çocuk yaylada gezerken yabani bir bitkinin adını o bitkinin hikâyesiyle öğrenir. Hikâye unutulursa ad unutulur, ad unutulursa o coğrafyadaki kültürel aidiyet erozyona uğrar.
İşte tam da bu yüzden, emperyal aklın ve asimilasyon politikalarının ilk saldırdığı şeylerden biri dildir; dille birlikte doğanın ismidir.
Bugün modern şehir hayatına sıkışan, doğadan koparılan ve dilleri küreselleşmenin ve ithal kavramların istilasına uğrayan nesiller, maalesef bu muazzam hafızadan bihaberdir.
Anadolu’nun köylerinde ninenin torununa şifa niyetine topladığı otun adı bugün eczane raflarında Latince veya yabancı kökenli ticari isimlerle pazarlanmaktadır. Bu sadece bir botanik değişimi değildir; bu, bin yıllık Türk adlandırma geleneğinin ve halk hekimliği hafızasının sessiz sedasız tasfiye edilmesidir.
Nasıl ki "Azeri" kelimesiyle milyonluk bir Türk topluluğu aslından koparılmaya çalışıldıysa, Anadolu’nun bitki örtüsüne ve halk kültürüne vurulan yabancı mühürler de aynı zihniyetin bir ürünüdür. Öz adınızı unuttuğunuzda, doğanıza yabancılaşırsınız; doğanıza yabancılaştığınızda ise o toprağın hakimi değil, geçici bir kiracısı olursunuz.
Anadolu’nun dağı, taşı, kurdu, kuşu ve bitkisi Türkçedir.
Bir bitkiye verilen ad, o toprağın tapusudur. O adın arkasındaki efsane, o milletin ruhu telaffuzudur. Ne laboratuvarlarda uydurulan yapay tarih tezleri ne de modern zamanların kültürel yozlaşması bu tapuyu yok etmeye yetebilir.
Tarih sadece kılıçla, kanla ve devlet fermanlarıyla yazılmaz. Tarih; yayladaki bir çiçeğe verilen adla, dağdaki dikenin hikâyesiyle ve ninenin dilindeki duayla yazılır.
Hafızamıza, dilimize ve köklerimize sahip çıkmak zorundayız.
Çünkü adımızı unuttuğumuz an, silinip gitmeye mahkûm oluruz.