Gündem

TALAN SALTANATI

Türkiye’de son yıllarda yaşananları yalnızca ekonomik sıkıntılar, yüksek enflasyon, hayat pahalılığı ya da siyasal kutuplaşma üzerinden değerlendirmek bana artık eksik geliyor. Çünkü…

Uğur Turgut Ilgar · 7 Ekim 2026 16:53 · 8 dk okuma

Türkiye’de son yıllarda yaşananları yalnızca ekonomik sıkıntılar, yüksek enflasyon, hayat pahalılığı ya da siyasal kutuplaşma üzerinden değerlendirmek bana artık eksik geliyor. Çünkü bence bütün bunların arkasında daha derin bir mesele var: Devletin kurumlarıyla toplum arasındaki güven ilişkisinin giderek zayıflaması. İnsanların adalete, liyakate, kamu yönetimine ve siyaset kurumuna duyduğu güven azalırken ortaya çıkan tabloyu yalnızca “kötü yönetim” diyerek açıklamak mümkün değil. Bir ülkede insanlar bir makama kimin hangi bilgi ve tecrübeyle geldiğinden çok, kiminle yakın olduğuna bakmaya başlamışsa; bir ihaleyi kimin aldığı kadar ihaleyi alanın kiminle ilişkili olduğu konuşuluyorsa; bir suç iddiasında bulunan kişinin kimliğinden önce hangi siyasi çevreye yakın olduğuna bakılıyorsa orada devlet yönetiminde ciddi bir aşınma başlamış demektir.

Ben bu aşınmanın geldiği noktayı talan saltanatı olarak görüyorum.

Buradaki “talan” kelimesini yalnızca devletin parasının birilerinin cebine aktarılması anlamında kullanmıyorum. Daha geniş bir anlamdan söz ediyorum. Liyakatın talan edilmesinden, devlet kurumlarının itibarının talan edilmesinden, kamu kaynaklarının denetimsiz bırakılmasından, adalet duygusunun zedelenmesinden, insanların devlete güvenme hakkının ellerinden alınmasından söz ediyorum. Devletin kaynaklarını korumak kadar kurumlarını korumak da devlet yönetiminin temel sorumluluğudur. Hazineyi koruyup adaleti kaybederseniz yine kaybedersiniz. Bütçeyi dengede tutup liyakati yok ederseniz yine kaybedersiniz. Yeni yollar yapıp vatandaşın “Ben hakkımı ararsam karşıma kim çıkar?” sorusuna güvenilir bir cevap veremiyorsanız yine kaybedersiniz.

Asıl mesele de burada başlıyor.

Bugün Türkiye’de liyakat meselesini konuştuğumuz zaman çoğu zaman birkaç atama üzerinden tartışıyoruz. Oysa sorun birkaç kişinin yanlış yere getirilmesinden çok daha büyük. Devlet yönetiminde liyakat zayıfladığında bunun etkisi yalnızca atanan kişinin görevindeki başarısızlığıyla sınırlı kalmaz. Devletin bütün çalışma düzeni bundan etkilenir. Çünkü bir göreve gelmenin ölçüsü işini iyi yapmak değil de siyasi sadakat, kişisel yakınlık veya belli çevrelere mensubiyet hâline geldiğinde, diğer insanlar da zaman içerisinde buna göre davranmaya başlar. İşini iyi yapan insanın değil, doğru insanlarla ilişki kuran insanın yükselebildiği düşüncesi toplumda yerleşmeye başladığında gençlerin devlete ve çalışma hayatına bakışı da değişir.

Bir süre sonra üniversiteden mezun olan genç, “Nasıl daha iyi olabilirim?” sorusundan önce “Kimi tanıyorum?” diye düşünmeye başlar. Kamu görevine girmek isteyen insan sınavına, eğitimine, uzmanlığına güvenmek yerine referans aramaya yönelir. İş yapmak isteyen girişimci piyasada rekabet etmek yerine siyasi bağlantılar kurmanın daha önemli olduğunu düşünür. Devletin bir kurumunda yıllarca çalışan memur, yaptığı işin niteliğinden çok kimin gözüne girdiğini hesaplamaya başlar. Böyle bir düzenin uzun vadede ayakta kalması mümkün değildir. Çünkü devletin insan kaynağını çürüttüğünüz zaman, devletin karar alma mekanizmasını da çürütmeye başlarsınız.

Türkiye'nin bugün yaşadığı kurumsal güven problemini yalnızca muhaliflerin veya iktidar karşıtlarının iddiası olarak görmek de mümkün değil. Dünya Adalet Projesi'nin 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde Türkiye 143 ülke arasında 118'inci sırada bulunuyor. Üstelik Türkiye, Doğu Avrupa ve Orta Asya bölgesinde 15 ülke arasında 14'üncü sırada yer alıyor. Endeks Türkiye'nin özellikle hükümet yetkilerinin sınırlandırılması, açık yönetim, temel haklar ve denetim mekanizmaları bakımından ciddi sorunlar yaşadığını ortaya koyuyor. World Justice Project

Bunları bir ülkenin bütün gerçekliğini tek başına açıklayan mutlak ölçüler olarak görmek elbette doğru olmaz. Fakat farklı kurumların farklı yöntemlerle yaptığı çalışmalar aynı yönde işaretler veriyorsa, bunu görmezden gelmek de doğru değildir. Avrupa Komisyonu'nun 2025 Türkiye Raporu'nda da yargı bağımsızlığı konusunda ciddi sorunların devam ettiği, Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun bağımsızlığına ilişkin sorunların giderilmediği, yürütmenin yargı üzerindeki etkisine yönelik kaygıların sürdüğü ve bazı alt mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamadığı belirtiliyor. Raporda ayrıca kıdemli hükümet yetkililerinin devam eden davalar hakkında kamuoyu önünde açıklamalar yapmasının yargı ve savcılar üzerinde baskı oluşturabileceği değerlendirmesine yer veriliyor. Enlargement and Eastern Neighbourhood

Şimdi burada durup düşünmek gerekiyor.

Bir ülkede iktidarın eleştirilebilmesi neden bu kadar önemli?

Çünkü iktidar da insandan oluşur. Bakan da insandır, milletvekili de, bürokrat da, belediye başkanı da, cumhurbaşkanı da. İnsan hata yapar. Devlet yönetiminde hata yapılmasını tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir. Fakat demokratik sistemin amacı zaten insanların hata yapmayacağı bir düzen kurmak değildir; hata yapanın yanlışının ortaya çıkarılabileceği, gerektiğinde hesabının sorulabileceği ve iktidarın kendi kendisini denetlemek zorunda bırakılacağı bir düzen kurmaktır.

Bunun için de eleştiri gerekir.

Basın gerekir.

Muhalefet gerekir.

Bağımsız yargı gerekir.

Meclis denetimi gerekir.

Sivil toplum gerekir.

Devletin kurumları arasında gerçek bir denge gerekir.

Bunların olmadığı veya etkisinin ciddi biçimde azaldığı bir yerde iktidarın gücü arttıkça devletin gücü artmış olmaz. Tam tersine, devlet ile iktidar arasındaki sınır bulanıklaşmaya başlar. Oysa devlet başka şeydir, hükümet başka şeydir. Hükümetler değişir; devlet kalır. Siyasi partiler iktidara gelir ve gider; devlet kurumlarının devamlılığı ise bundan bağımsız olmalıdır.

Bugün Türkiye’de tartışılması gereken meselelerden biri tam da bu sınırın ne kadar korunabildiğidir.

Çünkü iktidarı eleştiren bir gazetecinin, akademisyenin, siyasetçinin veya vatandaşın başına gelebilecekler konusunda toplumda bir korku oluşuyorsa, artık yalnızca ifade özgürlüğünü değil, toplumun düşünme biçimini de konuşmak gerekir. İnsanlar ne söyleyeceklerini değil, söylediklerinin kimin hoşuna gitmeyeceğini hesaplamaya başladığında özgürlük kâğıt üzerinde var olsa bile toplumsal hayatta daralmaya başlar.

Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın yayımladığı 2024-2025 Basın Özgürlüğü Raporu, 1 Nisan 2025 itibarıyla en az 19 gazetecinin gazetecilik faaliyetleri nedeniyle cezaevinde olduğunu, gazeteciler hakkında 313 soruşturma açıldığını ve 29 gazetecinin tutuklandığını bildiriyordu. TGS | Türkiye Gazeteciler Sendikası

Bu rakamların her bir dosyasının ayrı ayrı hukuki değerlendirmesi yapılabilir. Her tutuklama veya soruşturma hakkında “gazetecilik faaliyetinden dolayı yapıldı” şeklinde peşin hüküm vermek de doğru olmaz. Fakat bu kadar yoğun bir soruşturma ve yargılama tablosunun bulunduğu bir ülkede basın özgürlüğünün ve gazetecilerin kendilerini ne kadar güvende hissettiğinin tartışılması kaçınılmazdır.

Basının görevi iktidarın hoşuna gidenleri yazmak değildir.

Basının görevi, iktidarın görmek istemediğini de gösterebilmektir.

İşte “talan saltanatı” dediğim düzenin en önemli özelliklerinden biri burada ortaya çıkıyor. Denetim mekanizmaları zayıfladıkça yanlışların ortaya çıkma ihtimali azalıyor. Yanlışların ortaya çıkma ihtimali azaldıkça hesap verme ihtiyacı azalıyor. Hesap verme ihtiyacı azaldıkça güç sahiplerinin kendilerini daha dokunulmaz hissetmeleri mümkün hâle geliyor. Böylece sistem kendi içerisinde bir döngü oluşturuyor.

Ve bu döngünün sonunda toplumun karşısına çok tehlikeli bir düşünce çıkıyor:

“Güçlüysen sana bir şey olmaz.”

İşte bundan daha tehlikeli bir devlet anlayışı olamaz.

Çünkü hukuk devletinin özü bunun tam tersidir. Güçlü olduğun için değil, hukuk seni koruduğu için güvende olursun. Bir insanın iktidara yakın olması onun suç işleme hakkı vermez; iktidara uzak olması da suç işlemişse dokunulmazlık sağlamaz. Suçun ölçüsü kişinin siyasi görüşü veya ilişkileri değil, yaptığı fiildir.

Ne var ki toplumda “iktidara yakın olanın korunacağı, iktidara uzak olanın daha kolay hedef hâline geleceği” yönünde bir kanaat oluşursa bunun sonucu yalnızca birkaç davanın tartışılması olmaz. İnsanlar hukukun kendisine değil, güce yakınlığa güvenmeye başlar.

Bu, devlet açısından çok ağır bir yıkımdır.

Çünkü yolsuzluk yalnızca kamu parasının çalınması değildir. Yolsuzluğun en büyük zararı, insanların dürüst davranmanın anlamsız olduğuna inanmaya başlamasıdır. Eğer bir insan yıllarca çalışıp kurallara uymak yerine, başkasının siyasi bağlantıları sayesinde daha hızlı yükseldiğini görürse kendi davranışını da buna göre değiştirebilir. Eğer bir şirket bütün kurallara uyarak iş yapmaya çalışırken başka bir şirketin siyasi bağlantılar sayesinde avantaj elde ettiğini düşünürse rekabet duygusu zedelenir. Eğer vatandaş hakkını ararken karşısındaki kişinin siyasi gücünden dolayı korunabileceğine inanırsa mahkemeye olan güveni azalır.

Böyle bir ortamda devletin en büyük kaybı para değildir.

Ahlaktır.

Transparency International'ın 2025 Yolsuzluk Algı Endeksi'nde Türkiye 182 ülke arasında 124'üncü sırada ve 100 üzerinden 31 puanda bulunuyor. Kurum ayrıca Türkiye'nin 2012'den bu yana endekste en fazla gerileyen ülkeler arasında olduğunu belirtiyor ve bu uzun dönemli gerilemeyi demokratik gerileme, kurumsal kırılganlık ve yerleşik patronaj ağları gibi yapısal sorunlarla ilişkilendiriyor. Transparency.org

Burada da dikkat edilmesi gereken nokta aynı: Bu endeks “Türkiye'deki bütün siyasetçiler yolsuzdur” demiyor. Böyle bir sonucu bu verilerden çıkarmak zaten bilimsel olarak doğru olmaz. Fakat kamu kurumlarının şeffaflığı, denetimi ve yolsuzlukla mücadele kapasitesine ilişkin ciddi bir güven problemi olduğunu ortaya koyuyor. Transparency International'ın Türkiye için hazırladığı Ulusal Dürüstlük Sistemi değerlendirmesinde de incelenen 15 kurumun 13'ü “zayıf” kategorisinde değerlendirilirken hiçbir kurum 100 üzerinden 50'nin üzerinde puan alamıyor. Transparency.org

Bütün bunların üzerine bir de kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı meselesini koyduğunuz zaman tablo daha da önem kazanıyor. Çünkü devletin bütçesi iktidarın şahsi parası değildir. İhaleler hükümetin özel şirketlere yaptığı bir yardım değildir. Kamu arazileri, kamu bankaları, kamu kuruluşları ve devletin sahip olduğu bütün ekonomik imkânlar bir siyasi grubun malı değildir. Bunların tamamı toplumun ortak varlığıdır ve yönetenler yalnızca bu varlıkların emanetçisidir.

İşte benim “talan” dediğim nokta da burada başlıyor.

Bir ülkenin kaynaklarının hukuken suç teşkil edecek şekilde yağmalanmasını beklemek gerekmiyor. Kamu kaynaklarının dağıtımında şeffaflık ortadan kalkıyorsa, denetim etkisizleşiyorsa, liyakat geri plana itiliyorsa ve siyasi yakınlık kamu imkanlarına ulaşmada belirleyici bir unsur hâline geliyorsa, ortada çok daha geniş bir sorun vardır.

Bu sorun tek tek insanların karakterinden bağımsız olarak bir sistem sorunudur.

Üstelik bu sistem yalnızca bugünkü iktidarın meselesi olarak görülmemelidir. Çünkü Türkiye'nin geçmişinde de farklı dönemlerde benzer siyasi hastalıklar yaşandı. Devleti kendi siyasi çevresinin uzantısı gibi gören her iktidar, sonunda aynı problemi üretmeye mahkûmdur. Bugün başkasının yaptığı yanlışa itiraz ederken yarın aynı yetkinin kendi elimize geçtiğinde sınırsız olmasını istemek, aslında problemi çözmek değil, yalnızca taraf değiştirmektir.

Türkiye'nin ihtiyacı iktidarın el değiştirmesinden önce iktidar anlayışının değişmesidir.

Kim gelirse gelsin devletin kurumlarına hükmedemeyeceği, kim olursa olsun yargının karşısına çıkabileceği, kamu parasının hesabının sorulabileceği, gazetecinin iktidarı eleştirmekten korkmayacağı, bürokratın siyasi talimat ile hukuki sorumluluk arasında sıkışmayacağı, bir makama getirilen kişinin “kimin adamı” olduğundan önce “bu işi yapabilecek yeterliliği var mı?” sorusunun sorulacağı bir düzene ihtiyaç var.

Bunun yolu da güçlü bir liderden değil, güçlü kurumlardan geçiyor.

Çünkü güçlü liderler gelip geçer.

Güçlü kurumlar ise devleti ayakta tutar.

Türkiye'nin asıl meselesi de belki burada düğümleniyor. Biz yıllardır “Kim iktidar olacak?” sorusunu tartışıyoruz. Oysa bundan daha önemli bir soru var: Kim iktidar olursa olsun, neyi yapamayacak?

Bir iktidarın gücü, istediği her şeyi yapabilmesinden değil, yapamayacağı şeylerin hukuk tarafından açıkça belirlenmiş olmasından gelir. Bir bakanın, milletvekilinin, belediye başkanının, bürokratın veya herhangi bir siyasi aktörün kendisini devletin üzerinde göremediği bir düzen kurabilirsek gerçek anlamda hukuk devletinden söz edebiliriz.

Aksi hâlde bugün birilerinin karşı çıktığı ayrıcalıkları yarın başka birileri kullanır. Bugün “bize dokunamazlar” diyenler değişir, fakat sistem aynı kalır.

Talan saltanatının sona ermesi de bir kişinin, bir partinin veya bir hükümetin değişmesiyle başlamaz. Önce devletin sahibinin kim olduğu konusunda anlaşmamız gerekir.

Devlet iktidarın değildir.

Devlet, onu yönetenlerin şahsi mülkü değildir.

Devlet, siyasi partilerin ganimeti değildir.

Devlet milletindir.

Ve milletin malını, hukukunu, adaletini, kurumlarını ve geleceğini yöneten herkes bunun hesabını verebilmelidir.

Çünkü bir ülkede hesabı sorulmayan güç, zaman içerisinde kendisini hukukun yerine koymaya başlar. Hukukun yerine geçen güç ise eninde sonunda devleti de kendi etrafında şekillendirmeye başlar. O noktadan sonra mesele artık birkaç kişinin yanlışından çıkmış, bir yönetim anlayışına dönüşmüştür.

Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey de tam olarak bunun tersidir: gücün değil hukukun, yakınlığın değil liyakatin, sadakatin değil ehliyetin, korkunun değil eleştirinin, ayrıcalığın değil eşitliğin belirleyici olduğu bir devlet düzeni.

Bunu kuramadığımız sürece isimler değişebilir, makamlar değişebilir, sloganlar değişebilir; fakat düzen değişmez.

Ve talan saltanatı, sahipleri değişerek yaşamaya devam eder.