Gündem

ŞEHİT ESAT OKTAY YILDIRAN

Türk subayı Esat Oktay Yıldıran, Türkiye’nin terörle ve bölücülükle mücadele ettiği dönemin tartışmalı isimlerinden biri olarak hafızalardaki yerini koruyor. 22 Ekim 1988’de PKK’nın üstlendiği saldırıda şehit düşen Yıldıran’ın hatırası, vatanın bölünmez bütünlüğü ve Türk askerinin mücadelesi üzerinden yeniden gündemde.

Uğur Turgut Ilgar · 23 Ekim 2026 15:27 · 5 dk okuma

Türk milletinin tarihinde öyle dönemler vardır ki o günleri anlamadan, o günlerde görev yapan insanları da anlayamayız. Bugün geçmişe dönüp hüküm dağıtanların çoğu, dönemin şartlarını, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehditleri ve devletin bekasını ilgilendiren meseleleri görmezden gelerek konuşuyor. Bir Türk subayının hayatını birkaç cümleye, bir dönemin mücadelesini ise kendilerine yakın çevrelerin anlattığı hikâyelere sığdırmaya çalışıyorlar. Esat Oktay Yıldıran hakkında yıllardır sürdürülen tartışmalarda da aynı yaklaşımın izlerini görüyoruz.

Esat Oktay Yıldıran, Kıbrıs Barış Harekâtı’nda görev almış, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Diyarbakır E Tipi Askerî Cezaevi’nde iç güvenlik amiri olarak görevlendirilmiş bir Türk subayıydı. 1981 yılında başladığı bu görev, Türkiye’nin terör ve bölücülük meselesiyle ağır biçimde karşı karşıya olduğu bir döneme rastlıyordu. Cezaevinde, kendilerine “Apocu” diyen ve daha sonra PKK’nın kurucu kadroları arasında yer alan isimler bulunuyordu. Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş ve Mazlum Doğan bu isimlerden bazılarıydı. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan bir örgütün kadrolarının bulunduğu bu cezaevinde yaşananları, o örgütün ideolojik hedeflerinden ve devletle giriştiği mücadeleden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir.

PKK’nın yıllar boyunca Türkiye’ye yaşattığı acılar ortadadır. Şehit edilen askerlerimiz, polislerimiz, öğretmenlerimiz, köy korucularımız ve sivil vatandaşlarımız; evladının tabutuna sarılan analarımız, hayatı yarım kalan ailelerimiz bu mücadelenin ağır bedelini ödedi. Türk devletinin ülkenin birliğini ve bütünlüğünü koruma görevini hatırlatmak, dün olduğu gibi bugün de meşru bir sorumluluğu dile getirmektir. Bir Türk subayını değerlendirirken onun taşıdığı üniformayı, bağlı olduğu devleti ve karşısındaki tehdidi yok sayamayız. Türk subayının görevi vatanın güvenliğini sağlamaktır. Türkiye’yi parçalamak isteyen bir örgütün varlığı karşısında devletin verdiği mücadeleyi anlamak için önce bu mücadelenin nedenini kavramak gerekir.

Esat Oktay Yıldıran’ın adı bugün çoğunlukla Diyarbakır Cezaevi’nde yaşandığı ileri sürülen olaylarla anılıyor. Hakkındaki iddialar yıllardır çeşitli kitaplarda, haberlerde, belgesellerde ve siyasi tartışmalarda gündeme getiriliyor. Ancak tarihî bir kişilik hakkında hüküm verirken iddiaları kimin dile getirdiğini, hangi olaylara dayandırdığını ve hangi hususların bağımsız biçimde doğrulandığını birbirinden ayırmak gerekir. Bir anlatının tekrar tekrar yayımlanması, onun her ayrıntısının kendiliğinden kanıtlandığı anlamına gelmez. Aynı şekilde, bir anlatının siyasi bir çevreden gelmesi de tek başına onun doğru veya yanlış olduğunu göstermez. Esas olan, kaynakları ve somut delilleri incelemektir.

Ne var ki Esat Oktay Yıldıran söz konusu olduğunda, yıllardır yürütülen tartışmaların önemli bir kısmında onun askerî görevi, dönemin güvenlik şartları ve karşısındaki örgütsel yapı geri plana itilirken kendisi hakkındaki suçlamalar ön plana çıkarılıyor. Öte yandan adı şehitlik listelerinden çıkarılıyor, adının verildiği okulların tabelaları kaldırılıyor. Senin de dikkat çektiğin üzere, bu kararların bazıları siyasi tartışmaların ve itirazların odağına yerleşiyor. DEM Partili siyasetçilerin ve başka siyasi aktörlerin Yıldıran hakkındaki açıklamaları da bu tartışmaların bir parçası hâline geliyor. Bir Türk subayının hatırasının bu şekilde sürekli tartışma konusu yapılmasına itiraz etmek, onun görev yaptığı dönemin şartlarını ve Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu bölücü tehdidi hatırlatmak gerekir. Benim itirazım, işte bu tek taraflı tarih anlatımınadır.

Daha da vahimi, bazı siyasetçilerin (Anahtar Parti Genel Başkanı olacak Şahıs, Yavuz Ağıralioğlu) Esat Oktay Yıldıran’a “hayvan” diyecek kadar ileri gidebilmesidir. Bir insanın geçmişteki görevleri ve hakkında ileri sürülen iddialar elbette tartışılabilir; ancak bir şehidin arkasından konuşurken dikkat etmek gerekir, tarihî bir kişiliği aşağılayıcı ifadelerle hedef almak, sağlıklı bir tarih değerlendirmesinin yerini tutmaz. Hele söz konusu kişi, Türkiye’nin en çetin dönemlerinden birinde görev yapmış ve PKK’nın üstlendiği bir saldırıda hayatını kaybetmiş bir Türk subayıysa, onun hatırasına sahip çıkmak benim için yalnızca vatani bir görev değil, aynı zamanda boynumun borcudur. Esat Oktay Yıldıran’ı anmak, onun adını ve hatırasını başkalarının siyasi hesaplarına teslim etmemektir.

Türk milletinin tarihine sahip çıkmak, kendi askerini ve devletini başkalarının siyasi değerlendirmelerine teslim etmemek demektir. Bu, geçmişte yaşanan her olayın sorgulanamaz olduğu anlamına gelmez; tarih araştırılır, belgeler incelenir, tanıklıklar karşılaştırılır. Fakat bütün bunlar yapılırken Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne karşı yürütülen silahlı mücadele de unutulamaz. PKK’nın geçmişini konuşmadan Diyarbakır Cezaevi’ni, örgütün kurucu kadrolarını ve dönemin çatışmasını anlamaya çalışmak, meselenin önemli bir tarafını eksik bırakır. Bir örgütün kendisini nasıl tanımladığı kadar neyi hedeflediğine ve hangi eylemleri gerçekleştirdiğine de bakmak gerekir. Türk milletinin hafızası yalnızca kendisine yöneltilen suçlamalardan ibaret değildir; bu milletin evlatlarının vatanı korumak için verdiği mücadele de o hafızanın ayrılmaz parçasıdır.

Esat Oktay Yıldıran’ın hayatı, 22 Ekim 1988’de İstanbul’da uğradığı silahlı saldırıyla sona erdi. Eşi ve çocuğuyla birlikte bulunduğu halk otobüsünde PKK’lı teröristlerin gerçekleştirdiği saldırıda şehit edildi. Saldırıyı PKK üstlendi. Bir Türk subayının ailesinin yanındayken hedef alınması, terörün insan hayatını ve ailelerin huzurunu nasıl hiçe saydığını gösteren acı bir olaydır. Üniformasını şerefiyle taşımış bir asker, yıllar sonra sivil hayatın içinde, ailesiyle birlikte bulunduğu sırada silahlı saldırının kurbanı oldu. Bu saldırıyı siyasi gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışan hiçbir yaklaşımı kabul etmek mümkün değildir. Bir insanın öldürülmesini hangi ideolojik gerekçeyle olursa olsun haklı göstermeye çalışmak, teröre mazeret aramaktır.

Ben Esat Oktay Yıldıran’ı, Türkiye’nin en çetin dönemlerinden birinde görev yapmış, Türk askerî üniformasını şerefiyle taşımış ve PKK’nın gerçekleştirdiği saldırıda kahramanca şehit düşmüş bir Türk subayı olarak anıyorum. Onun hatırasını yalnızca kendisi hakkında ileri sürülen iddialara indirgeyen anlayışa karşı çıkıyorum. Türk milletinin kendi tarihini kendi hafızasıyla değerlendirme hakkı vardır. Bu hafıza ne başkalarının siyasi ezberlerine teslim edilmeli ne de tarihî meseleler araştırılmadan peşin hükümlerle kapatılmalıdır.

Diyarbakır Cezaevi’ne ilişkin tartışmalarda sıkça dile getirilen “Cezaevi olayları yaşanmasaydı PKK olmazdı” iddiası da ayrıca sorgulanmalıdır. PKK’nın ortaya çıkışını yalnızca Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlara bağlamak, örgütün kuruluş sürecini ve ideolojik hedeflerini göz ardı eden eksik bir değerlendirmedir. Abdullah Öcalan çevresinde 1970’li yıllarda şekillenen hareket, kendisini başlangıçta “Apocular” olarak adlandırmış; 1978’de ise PKK adını alarak örgütlü yapısını ilan etmiştir. Dolayısıyla bu hareketin siyasi hedefleri ve örgütlenme süreci, Esat Oktay Yıldıran’ın 1981’de Diyarbakır Cezaevi’ndeki görevine başlamasından önceye uzanmaktadır. Cezaevinde yaşananların örgütün sonraki gelişimindeki etkisi ayrıca tartışılabilir; ancak PKK’nın kuruluşunu ve bölücü hedeflerini tek başına cezaevindeki olaylarla açıklamak tarihî süreci basitleştirmektir.

Türkiye’nin toprak bütünlüğüne karşı mücadele yürütmek üzere daha önceden örgütlenmiş bir hareketin mensuplarının bulunduğu cezaevinde görev yapan Esat Oktay Yıldıran’ı, yalnızca sonradan ortaya atılan iddialar üzerinden değerlendirmek doğru değildir. Onun karşısındaki örgütün kuruluş tarihini, ideolojisini ve hedeflerini görmeden yapılacak her yorum eksik kalacaktır. Benim için esas olan, Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü savunan bir Türk subayının hatırasını yaşatmak; terörü meşrulaştırmaya yönelik anlatılara karşı tarihî gerçekleri hatırlatmaktır. Bizim için vatanın birliği, devletin bekası ve milletin güvenliği tali meseleler değildir. Türkçülük, Türk milletinin tarihine, kültürüne, diline ve geleceğine sahip çıkmayı gerektirir. Bu sahiplenme, tarihî kişilikleri değerlendirirken de milletimizin yaşadığı mücadeleyi unutmamayı gerektirir.

Esat Oktay Yıldıran’ı anmak, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü savunan bir Türk subayının hatırasını yaşatmak demektir. Onun adını anarken Türkiye’ye karşı yürütülen bölücü mücadeleyi, bu mücadelenin ülkemize ödettiği bedeli ve terörün insan hayatına kasteden yüzünü de hatırlıyoruz. Türk milletinin tarihini başkalarının hükümleriyle yazmayacağız. Geçmişimizi araştıracak, gerçekleri belgeleriyle ortaya koyacak; fakat vatan uğruna görev yapan askerlerimizin hatırasına da sahip çıkacağız.

Şehit Esat Oktay Yıldıran’ı saygıyla anıyorum. Türk milletinin hafızasında, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü uğruna verilen mücadelenin unutulmayan isimlerinden biri olarak yaşayacaktır.