İstikbal Postası – Özel Söyleşi
Söyleşiyi gerçekleştiren: Fatma Feyzioğlu | İstikbal Postası Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
GİRİŞ: TÜRK DÜNYASININ BİRLİĞİ YENİ BİR SINAVLA KARŞI KARŞIYA
Türk Devletleri Teşkilatı’nın geleceği, yalnızca üye ülkeler arasındaki diplomatik ilişkilerden ibaret değil. Ortak tarih, dil, kültür ve medeniyet mirası etrafında şekillenen Türk dünyasının siyasi, ekonomik ve stratejik bir güç hâline gelmesi, bugün her zamankinden daha fazla önem taşıyor.
Ancak son dönemde gündeme gelen bir öneri, Türk dünyasının geleceğine ilişkin önemli bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in Rusya’nın Türk Devletleri Teşkilatı’na gözlemci üye olarak katılmasını önermesi ve Kremlin’den gelen olumlu açıklamalar, teşkilatın kimliği ve geleceği konusunda yeni soruları gündeme taşıdı.
Rusya Federasyonu sınırları içerisinde milyonlarca Türk yaşamaktadır. Tatarlar, Başkurtlar, Yakutlar, Tuvalar, Altaylılar ve daha nice Türk topluluğu, bu coğrafyanın tarihî ve kültürel gerçekliğinin önemli bir parçasıdır. Ancak Rusya’nın tarih boyunca Türk halklarıyla kurduğu ilişkiler, Çarlık döneminden Sovyetler Birliği’ne uzanan siyasi ve kültürel süreçler, bugün yapılacak değerlendirmelerin de göz ardı edemeyeceği bir geçmişi beraberinde getiriyor.
Peki, Rusya’nın Türk Devletleri Teşkilatı içerisinde yer alması Türk dünyasının birliğine katkı mı sağlar, yoksa teşkilatın bağımsız iradesi ve kuruluş amacı açısından yeni sorunlar mı doğurur? Türk devletleri, kendi geleceklerini belirlerken büyük güçlerin siyasi hesaplarından ne ölçüde bağımsız hareket edebilir?
Bu soruların yanıtlarını, Türk dünyasının siyasi ve kültürel geleceğine ilişkin değerlendirmeleriyle tanınan Rauf Köse ile konuştuk. Köse’nin daha önceki açıklamalarında Rusya’nın olası katılımına karşı ortaya koyduğu görüşleri ve X hesabında dile getirdiği şartlar da söyleşimizin önemli başlıkları arasında yer alıyor.
İstikbal Postası olarak bu söyleşide yalnızca Rusya’nın TDT’ye katılımını değil; Türk dünyasının ortak geleceğini, teşkilatın kuruluş ilkelerini, Türk topluluklarının haklarını ve Türkiye’nin bu süreçte üstlenmesi gereken sorumlulukları da ele alıyoruz.
I. RUSYA’NIN TDT’YE KATILMA ÖNERİSİ
1. Türk Devletleri Teşkilatı’nın 13. Zirvesi’nde Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, Rusya’nın teşkilata gözlemci üye olarak katılmasını önerdi. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da bu öneriye olumlu yaklaştı. Siz bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Rusya’nın Türk Devletleri Teşkilatı içerisinde yer alması Türk dünyası açısından bir fırsat mı, yoksa uzun vadeli bir risk mi?
Cevap:
Bakın, Sayın Tokayev’in bu önerisini Kazakistan’ın kendi şartları içinde anlıyorum. Kazakistan’ın Rusya ile yedi bin kilometreyi aşan bir sınırı var, ülkede kalabalık bir Rus nüfus yaşıyor, ekonomik bağlar çok derin. Astana’nın Moskova ile arasını iyi tutmaya çalışması bir devlet refleksi, bunu kınamak için söylemiyorum. Ama anlamak başka şey, doğru bulmak başka şey.
Türk Devletleri Teşkilatı herhangi bir bölgesel iş birliği örgütü değil. Adında “Türk” kelimesi var ve o kelime oraya süs olsun diye konmadı. 2009’da Nahçıvan’da temeli atılırken de, 2021’de İstanbul’da bugünkü adını alırken de amaç belliydi: ortak dil, ortak tarih, ortak kültür etrafında Türk devletlerini bir araya getirmek. Rusya’yı bu masaya, gözlemci sıfatıyla bile olsa oturttuğunuz anda teşkilatın tarifi değişir.
Peskov’un bu kadar çabuk olumlu cevap vermesi de bana bir şey anlatıyor. Kremlin’in bu hevesi Türk dünyasına duyduğu sevgiden kaynaklanmıyor. Rusya, kendi arka bahçesi saydığı Orta Asya’da ve Kafkasya’da Türk devletlerinin kendi aralarında bir eksen kurmasından rahatsız. Dışarıda tutamadığı bir yapının içine girmek, en azından masada neyin konuşulduğunu görmek istiyor. Kısa vadede birkaç ekonomik kazanç çıkabilir belki, ama uzun vadede bu açık bir risk. Ben burada bir fırsat görmüyorum.
2. 3 Ekim 2026 tarihinde verdiğiniz bir söyleşide, Rusya’nın gözlemci olarak katılmasına karşı olduğunuzu açıkça ifade ettiniz. Ancak X hesabınızdaki son paylaşımınızda, Rusya’nın resmî dilini Türkçe yapması hâlinde TDT bünyesine katılabileceğini söylediniz. Bu iki açıklamanızı nasıl birlikte değerlendirmeliyiz? Rusya’nın katılımına tamamen mi karşısınız, yoksa belirli şartların yerine getirilmesi hâlinde bunu mümkün mü görüyorsunuz?
Cevap:
Ortada bir çelişki olduğunu düşünmüyorum, ama yanlış anlaşılmaya müsait olduğunu kabul ediyorum. 3 Ekim’deki söyleşide ne söylediysem bugün de aynısını söylüyorum: Rusya Federasyonu’nun bugünkü hâliyle Türk Devletleri Teşkilatı’na gözlemci olarak da, başka bir sıfatla da girmesine karşıyım.
X’teki paylaşım ise bir şart cümlesiydi. Şunu anlatmak istedim: Bu teşkilata girmenin ölçüsü coğrafya, para ya da askerî güç olamaz, ölçü Türklüktür. Bir devlet Türk dünyasının parçası olmak istiyorsa önce Türklüğü kendi devlet yapısında tanıyacak. Rusya’da yaşayan Türk halklarının dilini devlet dili seviyesine çıkarmak da bunun en somut göstergesi olur.
Rusya bunu yapar mı? Açıkçası yapacağını sanmıyorum. Yaparsa zaten bambaşka bir Rusya’dan bahsediyoruz demektir ve o Rusya ile oturur konuşuruz. Yani benim tavrım ne şartsız bir evet ne de duygusal bir hayır. İlkeli bir hayır diyelim. Kapı Türk kimliğini kabul edene açık, Türk dünyasını kendi nüfuz alanı gibi görene kapalı.
3. X hesabınızdaki bir başka paylaşımınızda, “Rusya resmî dilini Türkçe yapmalıdır” görüşünü savundunuz. Bu önerinizin siyasi ve hukuki karşılığı nedir? Rusya gibi çok uluslu ve geniş coğrafyaya sahip bir devletin resmî dilini Türkçe yapması gerçekçi bir beklenti midir, yoksa Türk dünyasına yönelik tarihî ve kültürel bir mesaj mıdır?
Cevap:
Bu cümleyi okuyan bazı arkadaşlar “Rusya Rusçayı bırakıp Türkçeye mi geçecek?” diye anladı. Öyle bir şey kastetmedim. Türkçe derken Rusya’daki Türk halklarının dillerinden bahsediyorum: Tatarca, Başkurtça, Çuvaşça, Sahaca, Tuvaca... Biz Türkologlar bunların hepsine Türk dili diyoruz.
Hukuki tarafına bakarsanız, Rusya Anayasası’na göre devlet dili Rusça. Cumhuriyetlerin kendi devlet dillerini belirleme hakkı kâğıt üzerinde var; Tataristan’da Tatarca, Başkurdistan’da Başkurtça resmî dil. Peki pratikte ne oldu? 2017’den sonra okullarda bu dillerin dersleri zorunlu olmaktan çıkarıldı, isteğe bağlı hâle getirildi. Tataristan 2000’lerin başında Tatarcayı Latin alfabesine geçirmek istedi, federal kanunla önü kesildi. Yani bugün var olan haklar bile korunamıyor.
Benim söylediğim, Türk dillerinin federal düzeyde Rusçayla birlikte resmî statü kazanması. Rusya’da Ruslardan sonra en kalabalık halk Tatarlar, toplamda milyonlarca Türk yaşıyor. Kendini çok uluslu bir devlet olarak tanımlayan bir ülke bunu kabul etse kimsenin şaşırmaması gerekir. Gerçekçi mi? Bugünkü Kremlin yönetimiyle değil, bunu ben de biliyorum. O yüzden evet, bu aynı zamanda bir mesaj. Moskova’ya “Türk dünyasına girmek istiyorsan önce kendi Türklerine sahip çık” mesajı. Kazan’daki, Ufa’daki, Yakutsk’taki kardeşlerimize de “sizi unutmadık” mesajı.
4. Rusya Federasyonu sınırları içerisinde Tatarlar, Başkurtlar, Yakutlar, Tuvalar, Altaylılar ve Çuvaşlar gibi çok sayıda Türk topluluğu yaşıyor. Ancak bu toplulukların varlığı ile Rusya Federasyonu devletinin politikaları aynı şey değil. Sizce Rusya’nın TDT’ye katılımı, bu toplulukların kültürel ve siyasi haklarını güçlendirebilir mi, yoksa Moskova’nın Türk dünyası üzerindeki nüfuzunu artırmasına mı hizmet eder?
Cevap:
Bu ayrımı yapmanız çok önemli, keşke herkes yapsa. Bir Tatar’la, bir Başkurt’la, bir Saha Türk’üyle Kremlin’i aynı kefeye koyamazsınız. O insanlar Rusya vatandaşı, ama Rusya’nın politikalarını belirleyen onlar değil.
Rusya teşkilata girerse ne olacak, bir düşünelim. Masaya Kazan’dan ya da Ufa’dan biri gelmeyecek, Moskova’daki Dışişleri Bakanlığı’ndan biri gelecek. O kişi de Türk halklarının dertlerini değil, Rusya Federasyonu’nun çıkarlarını anlatacak. Moskova “Bakın, biz Türk dünyasının içindeyiz, Türklerimizle bir sorunumuz yok” diyerek bir vitrin kuracak, asıl meseleler o vitrinin arkasında kalacak.
Şunu da hesaba katmak lazım: Bugün Türkiye ya da Kazakistan, Tataristan’daki dil meselesini kültürel temaslarda, ikili görüşmelerde dile getirebiliyor. Rusya teşkilatın içine girdiğinde bu konuları açmak daha da zorlaşır, çünkü artık “bir ortağın iç meselesi” olur. O yüzden cevabım net: Bu katılım Türk topluluklarının haklarına değil, Moskova’nın nüfuzuna hizmet eder.
II. RUSYA’NIN TARİHÎ MİRASI VE TÜRK DÜNYASI
5. Türk dünyasının tarihine baktığımızda Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği dönemlerinde yaşanan işgaller, sürgünler, baskılar ve kültürel asimilasyon politikalarıyla karşılaşıyoruz. Bu tarihî hafıza, bugün Rusya ile kurulacak siyasi ilişkilerde nasıl dikkate alınmalı? Tarihî meseleler diplomatik ilişkilerden ayrı düşünülebilir mi?
Cevap:
Tarihî hafızayı bir kenara koyarak diplomasi yapılamaz, yapılırsa da o diplomasi uzun ömürlü olmaz. 1552’de Kazan’ın düşmesinden başlayın. Ardından 1783’te Kırım’ın ilhakı, Kafkasya’dan sürgünler, Türkistan’ın işgali geliyor. Sovyet döneminde 1937-38’de Türk aydınlarının neredeyse bir nesil olarak ortadan kaldırılması, 1944’te Kırım Tatarlarının bir gecede vagonlara doldurulup sürülmesi var. Bir de alfabe meselesi var ki bence en az konuşulanı o. Önce Arap harflerinden Latin’e geçirildik, on yıl geçmeden Kiril’e. Birbirinin yazısını okuyamayan bir Türk dünyası istendi ve maalesef bu büyük ölçüde başarıldı.
Bunları düşmanlık yapalım diye söylemiyorum. Rusya bir komşu, bir gerçek. Türk devletlerinin Rusya ile ticareti, enerjisi, ulaşımı var, bunlar devam edecek, etmeli de. Ama komşuyla iyi geçinmek ayrı, aynı çatının altına girmek ayrı. Geçmişi hatırlamak intikam duygusundan değil, aynı hataya ikinci kez düşmemek için gereken bir ihtiyattan kaynaklanıyor. Almanya ile Fransa geçmişlerini açık açık konuştular, ancak ondan sonra yan yana durabildiler. Rusya ise bugün hâlâ Çarlık ve Sovyet dönemlerinde Türk halklarının yaşadıklarını bir trajedi olarak kabul etmiş değil. Bu kabul olmadan tarihî meseleleri diplomasiden ayırmak mümkün değil.
6. Rusya’da yaşayan Türk topluluklarının kendi dillerini, kültürlerini ve kimliklerini koruma konusunda karşılaştıkları sorunlar sizce yeterince gündeme getiriliyor mu? Türk Devletleri Teşkilatı bu toplulukların hakları konusunda daha etkin bir rol üstlenebilir mi?
Cevap:
Yeterince gündeme getirilmiyor, hatta neredeyse hiç getirilmiyor diyebilirim. Türkiye’de Doğu Türkistan meselesi hiç olmazsa konuşuluyor, ama Tataristan’daki, Başkurdistan’daki dil kaybı pek kimsenin ilgisini çekmiyor. Halbuki nüfus sayımları ortada; her sayımda ana dilini bildiğini söyleyenlerin sayısı biraz daha düşüyor. Şehirde büyüyen çocuklar ninelerinin dilini anlamıyor. Kurşun atılmıyor ama sonuç aynı, sessiz bir asimilasyon yaşanıyor.
2020’de Başkurdistan’da Kuştav dağı için yapılan protestoları, 2024 başında Baymak’ta Fail Alsınov’a verilen cezadan sonra yaşananları Türkiye’de kaç kişi duydu? Ben çok az haber gördüm.
TDT daha etkin olabilir mi? Olabilir, ama devletlerarası bir teşkilatın Rusya’nın iç işlerine doğrudan karışmasının kolay olmadığını da kabul etmek gerekiyor. Yine de yapılabilecek çok şey var. Türk Akademisi, TÜRKSOY, Türk Kültür ve Mirası Vakfı gibi kurumlar bu dillerle ilgili sözlük, ders kitabı, dijital içerik çalışmalarını destekleyebilir. Burs programlarıyla o bölgelerden gençler Türk üniversitelerine getirilebilir. Tatarca, Başkurtça, Sahaca yayın yapan internet kanallarına destek verilebilir. Bunlar kimseyi kızdırmadan çok şey değiştirebilecek adımlar.
7. Rusya’nın TDT’ye katılması hâlinde, teşkilatın karar alma süreçlerinde Moskova’nın ağırlığının artması ihtimali var. Böyle bir durumda Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’ın ortak iradesi nasıl korunabilir? Türk dünyasının kendi gündemini belirleme gücü bundan etkilenir mi?
Cevap:
Riskin tam da bu noktada olduğunu düşünüyorum. Teşkilat kararlarını uzlaşıyla alıyor. Gözlemcinin oy hakkı olmadığını söyleyenler var, doğru, ama siyasette her şey oyla olmuyor. Rusya’nın masada oturması bazı konuların hiç masaya gelmemesine yeter.
Kazakistan ve Kırgızistan zaten Avrasya Ekonomik Birliği’nde ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nde Rusya ile birlikte. Bu iki kardeş ülkemiz çok hassas bir denge içinde yaşıyor. Rusya bir de TDT’nin içine girerse onların manevra alanı daha da daralır. Bir savunma iş birliği metni, bir enerji projesi, bir ulaşım hattı konuşulurken herkes önce Moskova’nın ne diyeceğine bakar. Türk dünyasının gündemini o zaman Türk devletleri değil, Kremlin’in hassasiyetleri belirlemeye başlar.
Ortak iradeyi korumanın en sağlam yolu bu kapıyı hiç açmamak. Açıldıktan sonra kapatmak çok zor. Eğer bir şekilde açılırsa da gözlemcilerin hangi toplantılara katılabileceği, hangi belgelere erişebileceği tüzükte çok net yazılmalı. Savunma, güvenlik, istihbarat gibi başlıklar gözlemcilere kesinlikle kapalı tutulmalı. Ama tekrar ediyorum, en iyi koruma Rusya’yı içeri almamaktır.
III. TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATI’NIN KİMLİĞİ VE GELECEĞİ
8. Türk Devletleri Teşkilatı’nın temelinde ortak dil, tarih, kültür ve karşılıklı iş birliği bulunuyor. Sizce bugün teşkilat bu kuruluş amacına ne ölçüde ulaşabildi? Türk devletleri arasında gerçek anlamda bir birlikten söz edebilir miyiz?
Cevap:
Kuruluşundan bu yana önemli bir mesafe alındığını teslim etmek lazım. 2009’da Türk Keneşi olarak yola çıkan bir yapı bugün gözlemcileriyle birlikte sekiz ülkeyi bir araya getiriyor. Türk Yatırım Fonu kuruldu. Ortak alfabe komisyonu 34 harfli bir ortak alfabe üzerinde uzlaştı. Ortak tarih ders kitabı üzerinde çalışılıyor. Bunlar küçümsenecek şeyler değil.
Ama “gerçek anlamda birlik var mı?” sorusuna dürüst cevap vermem gerekirse, hayır, henüz yok. Birlik zirvelerdeki aile fotoğraflarıyla, güzel bildirilerle olmuyor. Bir Özbek tüccarın malı sınırlarda günlerce bekliyorsa, Türk devletleri uluslararası oylamalarda farklı yerlerde durabiliyorsa, Karabağ zaferinde bile bazı kardeş ülkelerin sesi beklediğimiz kadar güçlü çıkmadıysa, ortada bir birlikten çok bir birlik iradesi var demektir. O irade var, bu sevindirici. Şimdi yapılması gereken o iradeyi kurumlara, kurallara, bağlayıcı anlaşmalara dönüştürmek.
9. TDT’nin gözlemci üyelik kriterleri ve üçüncü ülkelerle geliştirilen TDT Plus iş birliği modeli son günlerde yeniden gündeme geldi. Sizce Türk olmayan devletlerle kurulacak ilişkilerin sınırı nerede çizilmeli? Teşkilatın kimliği korunarak uluslararası iş birliği nasıl genişletilebilir?
Cevap:
Bence sınır çok açık: Ekonomik iş birliği başka, üyelik başka. TDT Plus gibi bir formatla Türk olmayan ülkelerle ticaret, yatırım, ulaşım, enerji alanında ortak projeler yapılabilir. Buna kimse itiraz etmez, hatta gerekli de. Körfez ülkeleri olur, Pakistan olur, Avrupa’dan ülkeler olur. Ama gözlemcilik başka bir şey; teşkilatın aile sofrasına bir sandalye koymak demek. Orada ölçü Türklük olmalı, en azından Türk dünyasıyla kurulmuş tarihî ve kültürel bir akrabalık bağı.
Macaristan örneği bazen karşımıza çıkarılıyor, “Macaristan Türk değil ama gözlemci” deniyor. Macarların Hun-Türk geçmişine bakışı, Turan fikrine ilgileri, Kurultay gibi organizasyonları herkesin malumu. Macaristan bu bağı sahiplenen bir ülke. Rusya’nın durumu tam tersi; Türk halklarını yüzyıllarca yönetmiş, asimile etmeye çalışmış bir devlet. İkisini aynı ölçüyle tartamazsınız.
Benim önerim gözlemci üyelik kriterlerinin yazılı hâle getirilip tüzüğe konması. Hangi ülkenin hangi sıfatla nerede duracağı, bir zirvede ortaya atılan bir öneriye bırakılmamalı.
10. Macaristan, Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti teşkilatta gözlemci statüsünde bulunuyor. KKTC’nin tam üye olarak kabul edilmesi ve uluslararası tanınırlığının güçlendirilmesi konusunda TDT üyeleri daha somut adımlar atmalı mı?
Cevap:
Kesinlikle atmalı. KKTC’nin 2022’de Semerkant’ta gözlemci olarak kabul edilmesi tarihî bir adımdı. Ama sonrasında yaşananlar bizi üzdü. 2025’te yine Semerkant’ta Avrupa Birliği ile yapılan zirvenin bildirisinde Kıbrıs’la ilgili BM kararlarına atıf yapılması Türk kamuoyunda haklı olarak büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Kardeş bildiğimiz ülkelerin imzasının o metinde olması kolay hazmedilecek bir şey değildi.
Kıbrıs yalnızca Türkiye’nin meselesi değil, bütün Türk dünyasının meselesi. Adadaki soydaşlarımız Taşkent’teki, Bakü’deki, Bişkek’teki kardeşlerimiz kadar bu ailenin parçası. Somut olarak ne yapılabilir? Önce ticari, kültürel ve eğitim alanında KKTC ile doğrudan bağlar artırılmalı. Öğrenci değişimleri, ortak kültür etkinlikleri, KKTC ürünlerinin bu ülkelerin pazarlarına girmesi gibi. Tanınma bir günde olmaz, ama bir Türk devletinin cesaret edip ilk adımı atması diğerlerinin önünü açar. Tam üyeliğin de teşkilatın gündemine resmî bir hedef olarak konması gerekiyor.
11. Daha önce Türk devletlerinin ortak bir ordu entegrasyonu ve siyasi, ekonomik, askerî birlik oluşturması gerektiğini ifade ettiniz. Bu hedefe ulaşmak için ilk somut adımlar neler olmalı? Ortak savunma sanayii, askerî eğitim ve güvenlik iş birliği hangi seviyeye taşınabilir?
Cevap:
Ortak ordu dediğimde bazıları yarın sabah tek bir genelkurmay kurulacağını sanıyor, öyle değil. Adım adım ilerleyecek bir süreçten bahsediyorum. Elimizde güzel bir örnek de var: 2021’de imzalanan Şuşa Beyannamesi. Türkiye ile Azerbaycan arasında bir müttefiklik ilişkisi, taraflardan birine saldırı olursa birlikte hareket etme taahhüdü var. Bu modeli diğer Türk devletlerine doğru genişletmek mümkün.
İlk adım bence ortak tatbikatları düzenli hâle getirmek ve askerî eğitimde ortaklık kurmak. Türk Silahlı Kuvvetleri yıllardır bu ülkelerden gelen subayları eğitiyor; bunu bir Türk Devletleri Savunma Akademisi gibi kalıcı bir kuruma dönüştürebiliriz. İkincisi savunma sanayii. Türk savunma sanayii bugün insansız hava araçlarıyla dünyada ses getiriyor. Kazakistan’la ortak üretim konusunda anlaşmalar yapıldı, Azerbaycan’la zaten çok derin bir iş birliği var. Ortak üretim, ortak AR-GE, Türk devletlerinin ihtiyaçlarını önce birbirinden karşılaması... Üçüncüsü istihbarat paylaşımı ve terörle mücadelede ortak çalışma.
Kolay olmadığını biliyorum. Kazakistan ve Kırgızistan’ın KGAÖ üyeliği gibi bir gerçek var ortada. Ama hedefi bugünden koymazsak yirmi yıl sonra hâlâ aynı yerde oluruz.
IV. TÜRK DÜNYASININ SİYASİ VE EKONOMİK GÜCÜ
12. Türk dünyasının ekonomik potansiyeli oldukça yüksek. Ancak ülkeler arasındaki ticaret, ulaşım, enerji ve gümrük iş birliği henüz arzu edilen seviyede değil. Sizce Türk devletlerinin ekonomik bütünleşmesinin önündeki en büyük engeller nelerdir?
Cevap:
Bence en büyük engel coğrafya değil, sistemlerin birbirine uymaması. Kazakistan ve Kırgızistan Avrasya Ekonomik Birliği’nde, gümrük tarifeleri Moskova merkezli o yapıya bağlı. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği var. Özbekistan’ın, Azerbaycan’ın başka düzenlemeleri var. Yani bir ülkenin gümrük politikasını değiştirmesi bazen başka bir anlaşmayı ihlal etmesi anlamına geliyor. Bu düğümü çözmeden ortak bir ekonomik alan kurmak çok zor.
İkinci engel ulaşım. Hazar’ı geçmeden, Azerbaycan ve Gürcistan üzerinden dolaşmadan Türkiye ile Orta Asya arasında mal taşıyamıyorsunuz. Limanlarda, sınır kapılarında bekleme süreleri uzun. Üçüncüsü bürokrasi: farklı belgeler, farklı sertifikalar, bankacılıktaki zorluklar. Bir Türk firması Kırgızistan’a para göndermekte bile zorlanabiliyor.
Bunlara bir de alışkanlıkları eklerim. Uzun yıllar boyunca bu ülkelerin ekonomisi Moskova’ya bakacak şekilde kuruldu, demiryolları da boru hatları da kuzeye uzanıyor. Bunu değiştirmek zaman alıyor. Ama TANAP’ı, Bakü-Tiflis-Ceyhan’ı, Bakü-Tiflis-Kars’ı hayata geçiren irade bunları da aşabilir.
13. Orta Koridor, Zengezur Koridoru ve Hazar geçişli ulaşım hatları Türk dünyasının jeopolitik önemini artırıyor. Bu güzergâhların güçlenmesi, Türk devletlerinin Rusya ve Çin gibi büyük güçlere olan ekonomik bağımlılığını azaltabilir mi?
Cevap:
Azaltır, hatta azaltmaya başladı bile. 2022’den sonra Rusya üzerinden giden kuzey hattı yaptırımlar yüzünden riskli hâle gelince Orta Koridor’a ilgi ciddi biçimde arttı. Çin’den Avrupa’ya giden yük Kazakistan, Hazar, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye üzerinden akmaya başladı. Bu, Türk coğrafyasının İpek Yolu dönemindeki konumunun yeniden canlanması demek.
Zengezur ise bu zincirin en önemli halkalarından biri. Azerbaycan’ı Nahçıvan’a, oradan Türkiye’ye karadan bağlayacak bu hat açıldığında Türkiye ile Hazar arasında kesintisiz bir yol olacak. Ağustos 2025’te Washington’da atılan imzalarla bu konuda önemli bir mesafe alındı, şimdi bunun sahaya yansımasını bekliyoruz.
Yalnız bir şeyi abartmamak lazım. Koridorlar bağımlılığı azaltır ama ortadan kaldırmaz. Hazar’daki liman kapasitesi, gemi sayısı, demiryolu altyapısı hâlâ yetersiz. Üstelik bu hatların en büyük müşterisi Çin. Rusya’ya olan bağımlılığı azaltırken Çin’e yeni bir bağımlılık yaratmamaya dikkat etmeliyiz. Koridor, ancak Türk devletleri o hatta kendi ürettiklerini taşıdığında gerçek bir bağımsızlık aracına dönüşür.
14. Türk dünyasının birliği konusunda Türkiye’ye önemli sorumluluklar düşüyor. Ancak bu birlik yalnızca Türkiye merkezli bir yaklaşım üzerine mi kurulmalı, yoksa bütün Türk devletlerinin eşit söz sahibi olduğu ortak bir yapı mı oluşturulmalı?
Cevap:
Türkiye’nin sorumluluğu büyük, bunu inkâr edemeyiz. Nüfusuyla, ekonomisiyle, savunma sanayiiyle, NATO üyeliğiyle Türk dünyasının en güçlü devleti. Ama Türkiye’nin “ağabey” rolüne soyunması bazen yanlış anlaşılıyor. Orta Asya’da, hatta Azerbaycan’da bile zaman zaman “neo-Osmanlıcılık” suçlamalarıyla karşılaşıyoruz. Bunun bir kısmı dışarıdan beslenen propaganda, ama bir kısmının bizim üslubumuzdan kaynaklandığını da kabul etmemiz gerekiyor.
Benim gönlümden geçen, eşit devletlerin birliği. Kazakistan’ın toprağı, Özbekistan’ın nüfusu ve köklü şehir kültürü, Azerbaycan’ın enerjisi ve Karabağ’da gösterdiği kararlılık, Kırgızistan’ın Manas’tan gelen mirası... Her birinin bu birliğe koyacağı bir şey var. Türkiye öncülük edebilir, lokomotif olabilir, ama kararlar ortak alınmalı. Bu birlik ancak herkes kendini evinde hissederse kalıcı olur.
V. GELECEĞE DAİR
15. Son olarak, önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde Türk dünyasını nerede görüyorsunuz? Siyasi, ekonomik ve askerî bakımdan güçlü, ortak politikalar üretebilen bir Türk devletleri birliği mümkün mü? Bu hedefin önündeki en büyük engel nedir?
Cevap:
Ben iyimserim. İyimser olmasam bu konulara bu kadar kafa yormazdım zaten. Otuz beş yıl önce Sovyetler dağıldığında bu ülkeler birbirini neredeyse tanımıyordu. Bugün ortak zirveler, ortak fonlar, ortak alfabe konuşuluyor. Bu hızla, hatta biraz daha hızlı giderse, 2050’lerde siyasi kararlarını birlikte alan, ortak bir pazarı olan, savunmada birbirine bağlı bir Türk devletleri birliği görebiliriz. Avrupa Birliği’nin de başlangıcı kömür ve çelikti, bunu unutmayalım.
En büyük engel ne diye sorarsanız, dışarıdaki güçlerden çok kendi içimizdeki tereddüt derim. Rusya’nın, Çin’in ya da başka güçlerin bu birliği istemeyeceği belli; onlar kendi çıkarlarına bakacak, bu da normal. Asıl mesele bizim liderlerimizin, aydınlarımızın, gençlerimizin bu birliğe ne kadar inandığı. Rusya’nın teşkilata alınıp alınmaması tartışması da aslında bunun bir sınavı. Kendi kimliğimizi koruyabilecek miyiz, yoksa her büyük gücün göz kırpmasına kapı mı aralayacağız? Bu soruya bugün vereceğimiz cevap önümüzdeki otuz yılı da belirleyecek.
KAPANIŞ: TÜRK DÜNYASININ GELECEĞİNE DAİR SÖZ SÖYLEME ZAMANI
Türk dünyasının geleceği, yalnızca devlet başkanlarının zirvelerde vereceği kararlarla şekillenmeyecek. Bu geleceğin inşasında tarihî hafızanın korunması, ortak kültürün yaşatılması, ekonomik ve siyasi iş birliğinin geliştirilmesi kadar, Türk halklarının kendi kimlikleri ve gelecekleri üzerinde söz sahibi olması da belirleyici olacak.
Rusya’nın Türk Devletleri Teşkilatı’na olası katılımı etrafında başlayan tartışma, aslında çok daha büyük bir soruyu önümüze koyuyor: Türk dünyası nasıl bir birlik istiyor ve bu birliğin sınırlarını hangi ilkeler belirleyecek?
Rauf Köse ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, söz konusu tartışmanın tarihî, siyasi ve stratejik boyutlarını ele alarak Türk dünyasının önündeki imkânları ve meseleleri değerlendirmeye çalıştık.
Değerli görüşlerini ve değerlendirmelerini İstikbal Postası okurlarıyla paylaşan Sayın Rauf Köse’ye teşekkür ediyoruz.
Türk dünyasının ortak geleceğine ilişkin tartışmaların, farklı görüşlerin ve yapıcı değerlendirmelerin artarak devam etmesi dileğiyle…
Fatma Feyzioğlu
İstikbal Postası Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü