GAZETECİ HABER YAPAR, İKTİDARIN HOŞUNA GİTMEK ZORUNDA DEĞİLDİR!
Bir ülkede gazeteciler haberleri nedeniyle cezaevine giriyorsa, gazetecilerin söyledikleri değil, o sözlerin neden bu kadar rahatsızlık yarattığı da sorgulanmalıdır.
Gazetecinin görevi iktidarın hoşuna gidecek cümleler kurmak, siyasi makamların açıklamalarını sorgulamadan yayımlamak veya kamuoyunun önüne yalnızca izin verilen bilgileri koymak değildir. Gazetecinin görevi; araştırmak, sormak, belgelemek, çelişkileri ortaya çıkarmak ve gerektiğinde güçlülerin karşısında durmaktır.
Şaban Sevinç ve Sözcü editörü Mustafa Balcı’nın fon soruşturmasıyla ilgili paylaşımları nedeniyle tutuklanması, bu nedenle sıradan bir adli gelişme olarak görülemez. İsmail Saymaz ve Murat Ağırel hakkında verilen ev hapsi kararları da gazetecilerin mesleki faaliyetleri ve ifade özgürlüğü bakımından ciddi tartışmaları beraberinde getirdi.
Elbette hiçbir gazeteci hukukun üzerinde değildir. Herkes gibi gazeteciler de hukuka uymak zorundadır. Ancak hukukun varlığı, gazetecilik faaliyetlerinin cezalandırılması için sınırsız bir gerekçe olarak kullanılamaz. Asıl mesele, soruşturmanın varlığı değil; başvurulan tedbirlerin gerekli, ölçülü ve demokratik bir toplumda kabul edilebilir olup olmadığıdır.
FON SORUŞTURMASINI KONUŞAN GAZETECİLER CEZAEVİNDE
Fon soruşturmasına ilişkin haber ve paylaşımlarının ardından Şaban Sevinç ile Mustafa Balcı, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla tutuklandı. İsmail Saymaz ve Murat Ağırel hakkında ise önce adli kontrol kararı verildi; daha sonra bu tedbir ev hapsine çevrildi.
Burada sorulması gereken soru açıktır: Bir haberin veya yorumun yanlış olduğu düşünülüyorsa, bunun ortaya konulması için neden özgürlüğü kısıtlayan en ağır tedbirlere başvuruluyor?
Bir haberin doğruluğu belgelerle tartışılabilir. Bir gazetecinin değerlendirmesine karşı başka belgeler yayımlanabilir. Yanlış bilgi varsa düzeltme ve cevap hakkı işletilebilir; hukuki sorumluluk da somut deliller çerçevesinde değerlendirilir. Ancak tutukluluk ve ev hapsi gibi tedbirler, gazetecilik faaliyetleri üzerinde caydırıcı bir etki yaratıyorsa bunun demokratik toplum açısından sonuçları vardır.
İktidarın kendisine yöneltilen eleştirileri yalnızca siyasi polemik olarak görmesi de doğru değildir. Basın özgürlüğü, iktidarın gazetecileri ne kadar sevdiğiyle ölçülmez. Tam tersine, en rahatsız edici soruların dahi sorulabildiği ölçüde anlam kazanır.
GAZETECİLERİN ÜZERİNDEKİ BASKI TARTIŞMASI BÜYÜYOR
Gazetecilik mesleği, yalnızca haber merkezinde yazı yazmaktan ibaret değildir. Muhabirlerin sahada çalışabilmesi, editörlerin haber yayımlayabilmesi, araştırmacı gazetecilerin belge inceleyebilmesi ve köşe yazarlarının düşüncelerini açıklayabilmesi gerekir.
Fatih Ergin, Ali Tarakçı, Hasan Güraksu, Selahattin Günday ve İrem Delice de farklı soruşturma veya adli süreçlerle ilişkilendirilen isimler arasında sayılıyor. Ancak bu kişilerin tamamının güncel hukuki statüsü ve hangi tedbir altında bulunduğu, ayrı ayrı güncel kayıtlarla doğrulanmadan aynı kategoride değerlendirilmemelidir.
Bir gazetecinin soruşturulması ile tutuklanması aynı şey değildir. Hakkında suçlama bulunması da suçun kesinleştiği anlamına gelmez. Fakat gazetecilerin haberleri, yorumları veya sosyal medya paylaşımları nedeniyle karşı karşıya kaldıkları hukuki süreçlerin şeffaflığı ve ölçülülüğü kamuoyunun denetimine açık olmalıdır.
Çünkü basın üzerindeki baskı yalnızca gazeteciyi etkilemez. Haber alamayan, farklı görüşleri duyamayan, kamu gücünün kullanımını bağımsız kaynaklardan takip edemeyen vatandaş da bu tablonun bedelini öder.
İKTİDARIN KENDİSİNE SORMASI GEREKEN SORU
İktidar, eleştirel gazeteciliği bir tehdit olarak mı görüyor, yoksa demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biri olarak mı kabul ediyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca açıklamalarda değil, uygulamalarda ortaya çıkar. İktidarın basın özgürlüğüne verdiği değer; kendisini destekleyen gazetecilere gösterdiği hoşgörüyle değil, kendisini eleştiren gazetecilerin hangi koşullarda çalışabildiğiyle anlaşılır.
Bir ülkede gazeteci, yayımladığı haberin ardından başına ne geleceğini düşünerek kalem oynatıyorsa orada yalnızca gazetecinin değil, toplumun haber alma özgürlüğünün de tartışılması gerekir.
Eleştiri karşısında verilecek cevap susturmak değil, açıklamak olmalıdır. İddialar karşısında verilecek cevap baskı değil, belgedir. Yanlış haber karşısında verilecek cevap da keyfî cezalandırma değil, hukukun güvenceleri içinde yürütülen adil bir süreçtir.
BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ BİR LÜTUF DEĞİLDİR
Basın özgürlüğü iktidarın gazetecilere tanıdığı bir ayrıcalık değildir. Vatandaşın doğru bilgiye ulaşabilmesi, kamu gücünün denetlenebilmesi ve yönetenlerin hesap verebilmesi için demokratik düzenin temel güvencelerinden biridir.
Gazeteciler hata yapabilir. Haberler eleştirilebilir. Yanlış bilgiler hukuka uygun yöntemlerle düzeltilebilir. Ancak bütün bunlar, özgürlüğü kısıtlayan tedbirlerin otomatik biçimde meşru kabul edilmesini sağlamaz.
Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı’nın tutukluluğu ile İsmail Saymaz ve Murat Ağırel hakkındaki ev hapsi kararları, basın özgürlüğü ve ölçülülük ilkeleri açısından kamuoyunun dikkatle izlemesi gereken gelişmelerdir.
İktidarın da yargı makamlarının da yanıtlaması gereken soru şudur: Gazetecilerin özgürlüğünü sınırlayan bu tedbirler gerçekten zorunlu mu, yoksa kamuoyunun haber alma hakkını daraltan bir etki mi yaratıyor?
Unutulmasın: İktidarlar değişir, makamlar el değiştirir, siyasi hesaplar zamanla unutulur. Ancak susturulan soruların ve karanlıkta bırakılan gerçeklerin bedelini toplum öder. Gazetecilik suç değildir; gazetecilerin özgürce çalışabilmesi, demokrasinin nefes alabilmesidir.