Fransa'da 5 Kasım'da düzenlenen ülke çapındaki greve İçişleri Bakanlığına göre yaklaşık 600 bin kişi katıldı. Eyfel Kulesi kapatıldı, okul ve ulaşımda aksamalar yaşandı; eylemler Macron hükümeti için ciddi bir sınav haline geldi.
Fransız gazeteci Alexander Seale, Fransa'da öğrenci protestolarıyla başlayan ve siyasi krize doğru evrilen süreci AA Analiz için kaleme aldı.
***
Fransa daha önce sayısız grev ve gösteriye sahne olmuştu; ancak bu sonbaharda ülkeyi etkisi altına alan huzursuzluk, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron için ciddi bir sınava dönüştü. Bu durum, hükümetinin halkın güvenini kazanıp kazanamayacağını gösterecek bir test niteliği taşıyor.
5 Kasım Perşembe günü gerçekleştirilen ülke çapındaki grev, artan yaşam maliyeti, yetersiz ücretler ve kötüleşen kamu hizmetleri konularında öğrencileri, sendikacıları, kamu çalışanlarını ve "Sarı Yeleklileri" bir araya getirerek yüz binlerce kişiyi sokaklara döktü. Fransız İçişleri Bakanlığı verilerine göre ülke genelinde yaklaşık 600 bin kişi gösteri düzenlerken, Fransa'nın en büyük sendika konfederasyonlarından biri olan Genel İş Konfederasyonu (CGT) katılımcı sayısının 1,6 milyon olduğunu tahmin ediyor.
Paris'te binlerce kişi, Fransız bayrakları sallayarak Cumhuriyet Meydanı'nda toplandı ve ardından Millet Meydanı'na doğru yürüyüşe geçti. Atmosfer başlangıçta şenlikliydi; meydandaki meşhur anıtın çevresi müzik sesleri ve kalabalıklarla doluydu. Başkentin diğer bölgelerinde, Rivoli Sokağı'nda barikatlar kurulurken, Voltaire Bulvarı'ndaki işletmeler de olası bir kargaşaya karşı hazırlık yapıyordu. Sonrasında, bazı göstericiler ile polis arasında çatışmalar yaşandı.
Grev sırasında Eyfel Kulesi kapatıldı, okullarda ve ulaşım hizmetlerinde aksamalar yaşandı, nükleer enerji üretimi ise azaltıldı. Ekim ayındaki kundaklama, yağma ve şiddet olaylarının tekrarlanmasını önlemek amacıyla ülke genelinde yaklaşık 70 bin polis ve jandarma görevlendirildi. Muazzam boyutlara ulaşan güvenlik operasyonları, hükümetin içinde bulunduğu zor durumu da gözler önüne seriyor. Polis, barikatları kaldırmak üzere görevlendirilebilir; ancak bir demokraside, insanları daha en başta sokağa döken şikayetleri çözme konusunda polisin yapabileceği pek bir şey bulunmuyor.
Sınıflardan dışarı taşan ulusal başkaldırı
Protesto hareketi, öğrencilerin kronik öğretmen eksikliği, aşırı kalabalık sınıflar ve kötüleşen okul binalarına karşı gösteriler düzenlediği eylül ayında başladı. Öğrenci talepleri, artan yaşam maliyetleriyle boğuşan işçilerin ve kamu harcamalarındaki kesintilere karşı çıkan sendikaların desteğini topladı.
Hükümet, eğitim alanında planlanan 836 kişilik istihdam kesintisinin iptal edilmesi, 500 yeni öğretmenlik pozisyonu oluşturulması ve okul yenileme çalışmaları için finansman sağlanması sözü de dahil olmak üzere çeşitli tavizler vereceğini duyursa da protestolar devam etti.
Fransa'nın kamu maliyesinde yaşadığı zorluklar meseleyi önemli ölçüde karmaşıklaştırıyor. Kamu borcunun ekonomik üretim miktarının yüzde 120'sine yaklaştığı bir ortamda Macron hükümeti, harcamaları kontrol altına alma konusunda giderek artan bir baskıyla karşı karşıya. Bununla birlikte Fransız sendikaları daha yüksek ücretler ve daha iyi kamu hizmeti talep ediyor.
Mevcut durumda anlaşmazlık eğitim krizinin çok ötesine geçti. Hükümetin pek çok protestocunun "kemer sıkma" olarak nitelendirdiği katı ekonomik kısıtlamalarla, yaşam standartları kötüleşen vatandaşın beklentilerini uzlaştırıp uzlaştıramayacağı sorusu gündeme taşınıyor.
Devlet kontrolü kaybettiğinde
17 Ekim'deki şiddet olayları ise krizin başka bir boyutunu gözler önüne serdi. İçişleri Bakanlığı verilerine göre ülke genelinde yaklaşık 550 bin kişi gösteri düzenlerken, CGT bu sayıyı 800 bin olarak hesaplıyor. Çoğunluk, demokratik protesto hakkını kullanarak barışçıl bir şekilde yürüse de maskeli isyancılardan oluşan daha küçük gruplar polis memurlarına saldırdı, iş yerlerini yağmaladı ve kamu binalarına zarar verdi.
Porselenleriyle dünya çapında tanınan Limoges şehrinde, isyancılar tarihi belediye binasını ateşe verdi. Binanın çatısı çöktü ve 19. yüzyıldan kalma yapının büyük bir kısmı harap oldu. Marsilya'da, siyah kıyafetler giyen isyancılar belediye binasına zorla girdi, odalara zarar verdi ve binayı tahrip etti. Lyon'da ise şehrin turizm ofisi ateşe verildi. Ülke genelindeki kargaşanın ardından 1800'den fazla kişinin gözaltına alındığı bildirildi.
Şiddet olayları, Fransa'da gösterileri fırsat bilerek polisle çatışan ve mülke zarar veren şiddet yanlısı provokatörler için kullanılan bir terim olan "casseurs"e yeniden dikkat çekti. Bunlardan bazıları koyu renkli kıyafetler giyerek ve kimliklerini gizleyerek bloklar halinde faaliyet gösteriyor. Diğerleri ise fırsatçı yağmalama eylemlerine girişiyor. Yaptıkları eylemler işletmelere zarar verdi, bölge sakinlerini korkuttu ve en önemlisi, barışçıl protestocuların taleplerini duyurma çabalarını güçleştirdi.
Yetkililerin verdiği yanıtta da ciddi eksiklikler vardı. Limoges Belediye Başkanı Guillaume Guerin, şehirdeki tarihi belediye binasını korumak için yeterli polis kaynağının bulunmadığından şikayet etti. Marsilya Belediye Başkanı Benoit Payan da benzer şekilde, güvenlik güçlerinin konuşlandırılma biçimini sorguladı.
Sonrasında Macron devletin şiddet olaylarına yanıt vermede başarısızlıklarını kabul ederken İçişleri Bakanı Laurent Nunez de bir parlamento soruşturması sırasında eksiklikleri kabul etti. Seçilmiş siyasiler ve üst düzey devlet yetkilileri, devletin kamu binalarını koruma konusundaki acizliğini kabul ettiğinde, Fransa'nın münferit sokak karışıklıklarının ötesinde bir sorunla karşı karşıya olduğu açıkça görülüyor.
Sokağa çıkma yasakları güveni yeniden tesis edemez
Macron hükümeti protestolara yerel sokağa çıkma yasakları, gösteri güzergahlarına getirilen kısıtlamalar ve daha geniş çaplı polis konuşlandırmalarıyla yanıt verdi. Nunez, daha fazla yıkımı önlemek için daha güçlü güvenlik önlemlerinin gerekli olduğunu savundu. İşletmeleri, kamu binalarını ve barışçıl göstericileri korumanın gerekliliği ortada olsa da toplumsal huzursuzluğun polis aracılığıyla yönetilmesi başlı başına tartışmalı bir konu haline geldi.
Le Monde gazetesi, protestocular ve olay yerinde bulunan kişiler arasında, uzuv kayıpları ve ciddi göz yaralanmaları da dahil olmak üzere, hayat değiştiren nitelikteki yaralanmaları belgeledi. İçişleri Bakanlığı, polisin olası görevi kötüye kullanması eylemlerine ilişkin 83 soruşturmanın devam ettiğini doğruladı.
Fransız yetkililerin; şiddet yanlısı grupların eylemlerini önlemek ve çok daha büyük olan barışçıl gösterici hareketini daha da yabancılaştırmamak üzerine zorlu bir dengeyi kurması gerekiyor. Sokağa çıkma yasakları, belirli mahallelerde kısa süreliğine düzeni sağlamaya yardımcı olabilir, ancak bu yasakların tekrar edilmesi Macron hükümetinin polisler aracılığıyla huzursuzluğu kontrol altına almada ne derece zorlandığını gösteriyor.
Bununla birlikte, yapılması gereken önemli bir ayrım var. Fransa'nın kurumları çökmüyor. Ülkenin demokratik sistemi işlemeye devam ediyor. Asıl sınav, hükümetin otoritesini kullanırken aldığı kararlara yönelik kamu güvenini sağlayabilmesinde yatıyor.
2027 öncesinde bir uyarı
Yaşanan huzursuzluk, Fransa'nın Nisan 2027'deki cumhurbaşkanı seçimine hazırlandığı bir döneme denk geliyor. Macron, art arda üçüncü bir dönem için aday olamıyor. Marine Le Pen'in aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) partisi; güvenlik, kamu düzeni ve iktidardaki düzenin krizi ele alış biçimine yönelik eleştiriler üzerinde duruyor. Jean-Luc Melenchon'un sol görüşlü Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) hareketi ise sosyal eşitsizlik, kamu hizmetleri ve polisin sert müdahale yöntemlerine karşıtlık konularına odaklanıyor. Her iki siyasi kamp da kamuoyundaki memnuniyetsizliğe yanıt vermeye çalışsa da yaklaşımları oldukça farklı. Her iki partinin de seçimlerde ne derece başarılı olacağı belirsizliğini koruyor ve protestocular da siyasi bir birlik sağlayabilmiş değil.
Daha iyi okullar talep eden öğrenciler, daha yüksek ücret arayışındaki çalışanlar ve yağmacılardan korkan dükkan sahipleri; Fransa'nın bir sonraki başkanından birbirinden çok farklı beklentilere sahip olabilir. Bununla birlikte kriz, Emmanuel Macron'un başkanlık döneminden çok daha uzun süre gündemde kalacak bir soruyu beraberinde getiriyor: Fransız devleti, bir yandan yönetmek için gerekli olan otoritesini korurken, diğer yandan vatandaşlarını, meşru endişelerinin iktidar koridorlarında duyulduğuna dair ikna edebilecek mi?
5 Kasım Perşembe günü gerçekleşen kitlesel eylem; haftalardır süren protestoların, hükümetin verdiği tavizlerin ve yoğun polis müdahalesinin, yaşanan çatışmalı süreci bir sonuca ulaştıramadığını gösterdi. Macron'un önündeki en acil mesele, şiddetin daha fazla tırmanmasını önlemektir. Ancak kendisinden sonra yönetimi devralacak isim, vatandaş nezdinde halkın gündelik kaygılarından giderek daha da uzaklaştığı düşünülen devlet kurumlarına duyulan güveni yeniden inşa etmek gibi daha zorlu bir görevle karşı karşıya kalacak. Fransa, on binlerce polis memurunu görevlendirebilir ve yıkımdan sorumlu olanları yargılayabilir. Ancak sokaklarda düzeni yeniden sağlamak, devlete duyulan güveni yeniden tesis etmekle aynı şey değildir.
[Alexander Seale, Fransız bir gazetecidir.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.